Winter Nostalgia

           Artık tarihi eser niteliğindeki, modern zamanların dokunmatiklere sıçrayışından önce mihenk taşı sayılabilecek, 18 yıllık 5110 kutusundan yaşamımın özeti çıktı adeta. Sarı bir telefon rehberi çıktı; pek çoğu muhtemelen kapanmış telefon numaralarıyla dolu. Sonlara birkaç cep telefonu yazılmış farklı bir yazıyla, farklı renkli bir kalemle baştan savma ve sonra bir daha kullanılmamış. Kimse telefon defterleri kullanmıyor artık ya da telefon rehberlerine öyle sabit ev telefonları da kaydedilmiyor. Ne okuduğum ilkokul aynı kaldı ne de Öğretmen Liseleri var şu günlerde. Pek fotoğraf bastırdığımız da yok ekranlarda görmek yetince o kareleri. Ama işte o ekrandaki kareler bir tıkla çıkıverirken hayatımızdan filmlerden bastırılmış bu fotoğraflar yıllardır peşimde.

Hani şu “nostalgia” kelimesi var ya bi tek o anlatabilir şu an hislerimi. Kökü Yunanca bu kelimenin ve bir etimoloji kaynağına göre “nostos” (eve dönüş), “algos” (acı, ıstırap) kelimelerinden oluşuyor..

Kelime bir sözlükte hissettirdiği bütün duygularla şöyle tanımlanmış: “düşüncede ya da gerçekte birinin yaşamındaki geçmiş bir zamana, evine, yurduna, ailesine ya da arkadaşlarına dönmek için duyduğu üzgün ve özlem dolu istek/ geçmişteki bir yerin ya da zamanın hissettirdiği mutluluğa duyulan hasret”. 2

Gece midir bu nostaljiyi getiren yoksa gerçek mutluluklarımız geçmişte mi kaldı bilemiyorum.

Vashti Bunyan kış hislerini bir şarkıda topluyor hepimizin yerine, bize de nostaljiye sarılmak kalıyor.

Winter is blue
Living is gone
Some are just sleeping
In spring they’ll go on.

 

Eşitlik Bir Otobüs Koltuğunda

Sınırlara duvarlar inşa etmenin konuşulduğu, savaştan kaçan göçmenlerin yeni hayat umuduyla denizlerde boğulduğu bu günlerde; oturduğu koltuktan kalkmayarak eşitliğe büyük bir adım atmış Rosa Parks’ın doğum günü dünyaya dair umudumuzu tazelemek için güzel bir hatırlatma oldu. 4 Şubat 1913’te doğmuş Rosa Park.

http://bit.ly/2l7bIMp

İsmi aşina gelmese de en bilinen yönüyle Rosa Parks, 1955 yılında bir beyaz adama otobüsteki yerini vermeyip Montgomery Otobüs Eylemini başlatan kadın.

Neden böyle bir eylem yapıldı? Otobüste bir yer vermemek neden böyle büyük bir olaydı peki?

History Today’de açıklandığı üzere o dönemde otobüslerde geçerli olan kural şuydu: Alabama eyaleti Montgomery şehrinde “siyahi” yolcular otobüsün arka koltuklarında oturmak ve öndeki koltukları beyaz yolculara vermek zorundaydı. 1

http://bit.ly/2c17rqI

Ancak 1955 Aralık ayında kırklı yaşlarındaki bir siyahi kadın, işinden evine dönerken bindiği otobüste yerini bir beyaz adama vermesi söylendiğinde bunu reddetti. Bunun sonucunda şehrin ırkla ilgili ayrım kurallarını çiğnemekten tutuklandı. Parks’ın sivil itaatsizliği daha sonra Martin Luther King Jr. tarafından öncülük edilen 13 aylık Montgomery Otobüs Boykotunu başlattı.

Şimdi Rosa Parks ve yarattığı etki ile ilgili 10 ilginç tarihi nota bir bakalım:

1.Montgomery’de yerini vermediği için tutuklanan ilk Afro-Amerikan kadın Rosa Parks değildi.
http://bit.ly/2kFMFiM

Parks’tan dokuz ay önce otobüsteki yerini bir beyaza vermeyi reddeden 15
yaşındaki Claudette Colvin tutuklanmış; Aurelia Browder, Mary Louise Smith and Susie McDonald isimli kadınlar da otobüslerde benzeri sorunlar yaşamıştı.

2. Parks tutuklanmadan önce de bir hak savunucusuydu.

Parks eyleminden önce 1943 yılında katıldığı Ulusal Siyahi İlerleme Teşkilatı, Montgomery şubesi üyesiydi. Politik eylemleri boykot ve hayatının geri kalanı boyunca sürdü.

3. Parks, koltuğu boşaltmasını söyleyen otobüs şoförü James Blake ile daha önce de karşılaşmıştı.

1943 yılında Blake, Parks’ı ön kapıdan girip parasını ödedikten sonra çıkıp arka kapıdan girmeyi reddettiği için otobüsünden kovmuştu. Otobiyografisinde “O adamın otobüsüne tekrar binmeyi asla istememiştim” diyor. “O olaydan sonra, bir otobüse binmeden önce kimin sürdüğüne bakmaya özen göstermiştim. Tekrar o kaba adamla tartışmaya girmek istemiyordum.”  Yüce Mahkeme’den gelen otobüste ırk ayrımı yasasını kaldırma kararı sonrası 21 Aralık 1956’da Montgomery Otobüs Boykotu sona ermişti. Basın tarafından fotoğraflanması için gelen karma otobüslerden biri de ilginçtir ki Blake tarafından sürülüyordu.

4. Rosa’nın sivil itaatsizliği önceden tasarlanmış bir şey değildi.

Parks teşkilatının bu ırksal kast sistemi yasalarının anayasal olup olmadığını denetlemek için bir öncü davaya ihtiyaç duyulduğunu biliyordu ancak o gün, o otobüse tutuklanmak için binmemişti.

5.Parks o gün, beyazlara ayrılmış yerlerde oturmuyordu.

Parks otobüsün ortalarında boş olması halinde Afro-Amerikalıların oturabileceği koltuklarda oturuyordu. Ancak beyazlara ayrılan yerler dolunca, şoför Rosa’nın da aralarında bulunduğu 4 kişinin yerlerini boşaltmasını istedi. Diğer üçü yerlerini boşalttı ancak Rosa boşaltmadı.

6. Parks’ın oturduğu koltuğu boşaltmamasının sebebi yorgun olması değildi.

Otobiyografisinde Parks bu konuyu yeniden gündeme getiriyor:

Fiziksel olarak yorgun değildim ya da her zaman olduğumdan daha yorgun değildim. Her ne kadar yaşlı gibi görünsem de o kadar da yaşlı değildim. 42 yaşındaydım. Tek yorgunluğum sürekli boyun eğip durmaktı.

7. Tutuklanmasından haftalar sonra  Parks, boykottaki rolü nedeniyle ikince kez tutuklandı.
CPY375 ROSA PARKS (1913-2005) Afro-American civil rights activist has her fingerprints taken after her bus segregation protest in 1955

 

Boykotu düzenleyen komitenin önde gelenlerinden olan Parks ve pek çoğu hakkında 1956’da bazı suçlamalarla tutuklama kararı çıkarıldı. 114 kişi ile birlikte tutuklanan Parks’ın polis tarafından parmak izi alırken çekilmiş fotoğrafı New York Times ön sayfasında yer aldı.

 

8.Boykottan hemen sonra Parks, Montgomery’den taşınmaya zorlandı.

Boykottan haftalar sonra Rosa, her ne kadar müdürü tarafından boykotu yüzünden olmadığu söylense de işini kaybetti. Kocası, iş yerinde boykot ya da karısı hakkında bir tartışma istenmediği söylendikten sonra işini bıraktı. Park pek çok tehdit telefonu aldı, ölümle tehdit edildi. Nihayetinde ömrünün sonuna kadar yaşayacağı Detroit’e taşındı.

9. Parks, Amerikan Kongre Binasına (U.S. Capitol) gömülen ilk kadın.

Parks 2005 yılında, 92 yaşında öldükten sonra anısına hürmet edilmek adına genellikle devlet adamları ya da askeri liderlere ayrılan Kongre Binası kümbetine gömüldü. 30 binden fazla insansa anı defterini doldurdu.

10. Tutuklanışının 50.yılında otobüs koltukları, Parks’ı onurlandırmak için boş bırakıldı.

1 Aralık 2005’te, New York, Washington ve diğer Amerikan şehirlerindeki taşıma yetkilileri, şoför arkasındaki koltukları Parks’ın sivil itaatsizliğini anmak için boş bıraktı.
2

Yaşamlarımızın, işlerimizin ve eylemlerimizin anıları başkalarında yaşamaya devam eder.

Rosa Parks

 

Kaynaklar:
  1. http://www.historytoday.com/richard-cavendish/alabama-bus-segregation-ended
  2.  10 Things You May Not Know About Rosa Parks: http://www.history.com/news/10-things-you-may-not-know-about-rosa-parks
  3. http://rosaparksfacts.com

Kimdir bu Chomsky?

Noam Chomsky (Fotoğraf kaynak)

Dil, dil bilim ya da benzeri konularla ilgiliyseniz ya da bu konularda okuma yaptıysanız  mutlaka bu ismi duymuşsunuzdur. Hatta  kendisini yandaki görselle daha iyi tanıyabilirsiniz. 2013’te “Ben de bir çapulcuyum” diyerek Gezi’de verdiği destekle ülkemizde ünü artmıştır.*

Peki kimdir bu Chomsky? Politik kimliğinden ziyade onu öne çıkaran dilsel çalışmaları nelerdir? Aşağıda Chomsky’nin Discover dergisi ile 2011 yılında yapmış olduğu röportaj bu soruları cevaplar nitelikte. Onu, kendisinden tanıyalım.

Radikal Dilbilimci Noam Chomsky

50 yıl önce bugün hala tükenmemiş bir devrim başlattı.

Uzmanlar, asırlarca her dilin eşsiz olduğu görüşünü benimsedi. Sonra bir gün, 1956   yılında, genç bir dilbilim profesörü MIT’te Bilgi Teorisi üzerine bir sempozyumda efsanevi bir sunum gerçekleştirdi. Bu profesör, her anlaşılabilir cümlenin sadece ait olduğu dilin kurallarına değil aynı zamanda tüm dilleri kapsayan evrensel bir gramere de uyduğunu iddia etti. Çocuklar, dili çevreden özümseyip taklit ederek öğrenmekten ziyade içsel bir dile hâkim olma kapasitesi ile doğarlar. Türümüze evrimin kendisi tarafından aşılanmış bir güç. Neredeyse bir gecede dilbilimcilerin düşünceleri değişmeye başladı.

   John Soars/Wikimedia Commons

Avram Noam Chomsky , 7 Aralık 1928’te Philadelphia’da; İbranice üzerine uzman bir bilim insanı olan William Chomsky ve kendisi gibi bilim insanı ve çocuk kitabı yazarı olan Elsie Simonofsky Chomsky’nin çocuğu olarak doğdu. Çocukken Noam, gelecekteki çalışmasına ortam hazırlayarak, babasının ortaçağ İbranice grameri üzerine el yazmalarını okurdu. 1955 yılına gelindiğinde ise çığır açan teorilerini şekillendirdiği MIT’te dilbilimi öğretiyordu. Bugün Chomsky hala kendimizi algılayış biçimimizi sorgulatmaya devam ediyor. Dilin, varlığımızın özü olduğunu söylüyor. “Her zaman içine gömülüyüz. Caddede aşağı doğru yürürken kendi kendine konuşmamaya çalışmak, oldukça zor bir eylem çünkü bu her zaman sürüp gidiyor.”

Chomsky aynı zamanda politikada da aktif olarak bilimsel geleneğe karşı koyuyor. Amerika’nın Vietnam’a müdahalesinde hayli açık sözlü bir eleştirmendi ve meşhur 1967’de Pentagon’daki protesto yürüyüşünü düzenlenmesine yardım etti. Yürüyüşün önde gelenleri tutuklandığında kendini Armies of the Night kitabında “münzevi bir ifadesi ve nazik ancak kesin ahlaki bir dürüstlüğü olan zayıf, keskin hatlı bir adam” olarak tanımlayan Norman Mailer ile bir hücreyi paylaşırken buldu.

Chomsky fikirlerini, iptal edilen pek çok röportajın ardından Connecticut yazarı Marion Long ile tartıştı. “Oldukça zor bir durumdu” diyor Long. “Chomsky’nin eşi ağır hastaydı ve Noam da onun bakıcısıydı. Onunla konuşmadan neredeyse 10 gün önce ölmüştü. Bu Chomsky’nin ilk röportajıydı ama bunu atlatmak istiyordu. Daha sonra Discover muhabiri Valerie Ross’un sorularını tarihsel önem taşıyan MIT ofisinden cevaplayarak daha da çok zaman ayırdı.”

İnsan dilini eşsiz bir özellik olarak tanımlıyorsun. Peki bizi diğerlerinden ayıran ne?

İnsanlar diğer varlıklardan farklıdır ve her insan bu açıdan benzerdir. Eğer bir çocuk Amazonlu avcı-toplayıcı bir kabileden Boston’a gelir ve Boston’da yetiştirilirse bu çocuk, dil kapasitesi konusunda benim burada büyümüş çocuklarımdan ayırt edilemez olur. İnsanın –ki hepimizin ortak olarak sahip olduğu- bu eşsiz varlığı, kültürümüzün ve yaratıcı entelektüel yaşamımızın büyük ölçüde özünde yer alır. Bu sayede planlar yapar, yaratıcı sanat ürünleri ortaya çıkarır ve karmaşık toplumlar geliştiririz.

Dilin gücü ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?

Eğer arkeolojik kayıtlara bakarsanız, yaratıcı bir patlama dar bir pencerede baş göstermiştir ki bu da 150.000 ya da kabaca 75.000 yıl öncesi arasındadır. Aniden karmaşık eserler, sembolik temsiller, göksel olayların ölçümü, karmaşık sosyal yapılarda bir patlama vardır. Yaratıcı eylemlerde öyle bir ileriye atılmadır ki neredeyse her tarih öncesi uzmanı bunun ani bir dil ortaya çıkışı ile ilişkili olduğunu varsaymaktadır. Bu fiziksel değişimlerle de alakalı gibi durmuyor çünkü günümüz insanlarının söyleyişsel ve işitimsel (konuşma ve duyma) sistemleri 600.000 yıl öncekilerden çok da farklı değildir. Ani bir bilişsel değişim vardı. Kimse nedenini bilmiyor.

İnsan diline ilginizi ilk tetikleyen şey neydi?

Çok genç yaşta babamla modern İbrani edebiyatı ve başka metinler okurdum. Onun Philadelphia’da bir İbrani okulu olan Dropsie College’tan Ph.D. derecesini alışı 1940lara denk geliyor olmalı. Ortaçağ İbranice grameri üzerine çalışan bir Sami dilleri uzmanıydı. Babamın kitaplarını düzeltmelere yaparak mı okuyordum bilmiyorum ama okuyordum. Gramer hakkında bazı genel fikirlerimi bundan aldım. Ancak o zamanlar, gramer üzerine çalışmak; sesleri düzenlemek, zaman kiplerine bakmak, bunları listelemek ve bir arada nasıl durduklarına bakmak anlamına geliyordu.

Dil bilimciler tarihsel gramerler ve betimsel grameri birbirinden ayırmış durumdalar. Bu ikisi arasındaki fark nedir?

Tarihsel gramer ; diyelim ki modern İngilizcenin orta İngilizceden nasıl geliştiği,

bunun da erken ve eski İngilizceden nasıl geliştiği, bunun da Germen dilinden nasıl geliştiği ve onun da Proto-Hint-Avrupa denilen kimsenin konuşmadığı ancak senin yeniden kurmak zorunda olduğun bir kaynak sisteminden nasıl geliştiğini inceleme çalışmasıdır. Dillerin zaman içerisinde nasıl geliştiğini yeniden kurma çabasıdır. Evrim çalışmalarını andırır. Betimsel gramer ise bir toplum ya da birey için hâlihazırdaki

Thank You 

sistemi açıklama girişimidir. Yani bu, evrim ve psikoloji arasındaki fark gibi bir şey oluyor.

Peki ya babanızın dönemindeki dil bilimciler; onlar ne yapıyordu?

Onlara alan yöntemleri öğretilmişti. Diyelim ki Cherokee grameri hakkında yazmak istiyorsun, o bölgeye giderdin ve bilgi veren olarak adlandırılan yerlilerden bilgi toplardın.

Dil bilimciler ne tarz sorular sorardı?

Diyelim ki Çin’den antropolojik bir dil bilimcisiniz ve benim dilim üzerine çalışmak  istiyorsunuz. İlk yapmaya çalışacağınız şey ne tarz sesler kullandığımı görmek olacaktır. Daha sonra da bu seslerin nasıl bir arada olduğuna dair sorular sorarsınız. Mesela neden “blick” diyebiliyorken “bnick” diyemiyorum, dolayısıyla seslerin kuruluşu nasıldır? nasıl bir araya getirilebilirler? Eğer kelime yapılarının kuruluşuna bakarsanız fiil üzerinde bir geçmiş zaman kipi mi vardır? Varsa bu fiili takip mi eder, ondan önce mi gelir yoksa başka bir şey midir? Yani buna benzer sorular sora sora devam edersiniz.

Ancak siz bu yaklaşımdan memnun değildiniz? Neden?

Penn’deydim ve lisans tez konum, oldukça iyi bildiğim konuşulan İbranicenin modern grameriydi. Bunu hazırlamaya öğretildiğimiz şekilde başladım. Bir İbranice konuşan bilgi vereni buldum ve sorular sorup veri toplamaya başladım. Ancak bir noktada şöyle hissettim: Bu saçma!  Sorduğum bu soruların cevabını zaten biliyorum.

Daha sonra da dil bilime farklı bir yaklaşım geliştirmeye başladınız. Bu fikirler nasıl ortaya çıktı?

1950lerde, Harvard’ta bir yüksek lisans öğrencisiyken genel algı şuydu: dil; –diğer tüm insan etkinlikleri gibi- hayvanları eğitmek için kullanılan aynı yöntemlerle, pekiştireçlerle, geliştirilmiş bir öğrenilmiş davranışlar bütünüdür. Bu adeta o zamanın dogmasıydı (kesin fikir). Ancak buna inanmayan iki-üç kişi vardır ve bunlara bakmanın başka yollarını düşünmeye başladık.

Özellikle çok temel bir olguya baktık: Her bir dil, kurulacak ve yorumlanacak sonsuz sayıda düzenli ifadelere bir araç sağlıyor, ki bu ifadelerin her biri semantik (anlamsal) yorumlamalar ve sessel bir ifade içeriyor. Bu yüzden üretici yöntem dedikleri, sonsuz cümleler ya da ifadeler üreten ve sonra onları düşünce sistemleri ve duyusal motor sistemleri ile birleştiren bir yetenek, bir şey olmalı. Düzenli ifadeler ve bunların yorumlarının sınırsız üretimini içeren bu merkezi özelliğe odaklanarak başlanmalı. Bu düşünceler kristalleşti ve dile, görme sistemi gibi herhangi bir insan biyolojisi olgusu olarak bakan bio-linguistik yapının bir parçası oldu.

Tüm insanların, “evrensel bir gramer”e sahip olduğu teorisini kurdunuz. Bu nedir?

Bu insanın dil yeteneğinin genetik bileşeninden bahsediyor. Mesela son cümlenizi ele alalım. Rastgele dizilmiş sesler değil. Oldukça belli bir yapısı ve özel bir semantik yorumlaması vardır. Belli bir anlamı var, başka bir şey değil. Belli bir şekilde seslendiriliyor, başka türlü değil. Peki bunu nasıl yapıyorsun? İki ihtimal var. Birincisi, bu bir mucize. İkincisi ise, yapıları ve yorumlamalarını belirleyen içsel bir kurallar sistemine sahipsin. Bunun bir mucize olduğunu sanmıyorum.

“Daha çok dile sahip oldukça daha çok dünyaya ait olursunuz.”

Çeviri: Büşra Ay

*(Chomsky’nin gezi parkı mesajı için tıklayınız.)
Röportajın orijinal hali burada.

Yirmi İki

Bir şarkı.
“She’s 22” diyor başlar başlamaz.
O cümlenin öznesi olduğunun farkına varmanla o 22’nin ağırlığı ve kayıp gidişi arasında bir şeye sıkışman bir oluyor.
Düşünüyorsun, ne demek “she’s 22”? Çok mu küçük? Henüz 22.
Cevabı kendinde arıyorsun ama yok. Nesin? Sadece 22.
Büyüdün mü? Hayır. Hala o masum hayallere tutunan çocuk musun? Öyle uzak ki onun anıları bile. Elde sadece 22 var. Ne yapılır, ne denir bilemediğin bir 22.

Her şeyin başındayım dediğin 18’in umudundan öyle çok uzaklaşmış ki dönüp baktığında inanamıyorsun. Hiçbir şey olmamak, hiçbir şey olmak zorunda olmamak; ne büyük özgürlük. Ama 22 tam da o bir şey olmaya çalışmanın, oldum, yaptım demenin zamanı. Ya delirir insan ya da yutar söylenecekleri ve girer geri dönüşü belki mümkün olan yollara.
22’den öncesine sığdırılmış her “iyi ki” belki onlarca yıl ruhumuza sarılabilmenin tek yolu olacak. Çünkü 22’den sonrasında nedense “keşke”ler kapıda bekliyor hissi gitmiyor üzerinizden.
“Are you really happy?”

İyi ki doğdun Gamlı Prenses!

İyi ki dokundun ruhuma,
Tezer Özlü.
     Bu ülkeden bir Tezer Özlü çıktı; yaşamdan, acılardan, çocukluğun soğuk gecelerinden bir Tezer geçti. Yaşadı, her bir anı dolu dolu yaşadı; kimi zaman aşklarıyla kimi zaman da hüzünleriyle doldurarak. Coğrafya kaderdir sözüne inat tüm acıları kucakladı Tezer; ait olamadı hiçbir yere, hiç kimseye.
   Onun bu fotoğrafını çok seviyorum. Dopdolu bir özeti gibi yaşadığı kısacık yaşamın. Gencecik yüzü, buruk gülüşü, şişmiş göz altlarıyla hüznün ve mutluluğun her bir ayrıntısını barındırıyor sanki şu küçücük kare. Yüzünün bir yanı alabildiğine aydınlık, parlakken; bakışı umut saçarken diğer yanına düşen saçları ve onun gölgesi altında kalan gözünde derin bir hüzün.
 
   YKY, Eski Bahçe – Eski Sevgi öykü kitabında onu “Türk edebiyatının lirik prensesi” olarak tanımlıyor. Bugün doğum günü lirik prensesin ki kendisi doğumunu “bile bir kökünden kopma”(s.44)1 olarak görüyor. Sadece 43 yıl dayanabildiği yeryüzünde ilk günü, bir sonbahar günü. Belki de bu yüzdendir yağmurları sevişi, yağmurlara “Yeryüzünde, doğanın bana sunduğu en yakın arkadaş”(s.113)² diyerek sarılışı.
      Ferit Edgü; dostu, acılarının ortağı, “en çok ve en uzun sana inandım”3  dediği adam, Tezer’in yazdıklarını, yazarlığını şöyle tanımlıyor:  
“Kuşkusuz, bir yazarın, hiçbir zaman, hiçbir kanıta gereksinimi yoktur. 
Yazdıkları, ya yaşamla örtüşür, ya da düşlerle. 
Ya da her ikisiyle.
Burda, yaşamla örtüşen sözcüklerle karşı karşıyayız.”(s.11)1
 
     Satırlarını yaşamla doldururken kaçışı hep yaşamdandı. Çok sevdiği, izine düştüğü, intihar ettiği odasına kadar gidip ondan bir iz ararken bir nevi ruhunda kendini bulduğu Pavese’yle öyle paralel ki yaşamları; Tezer ondan bir gün sonra, 10 eylülde doğuyor aynı yıllarda olmasa da. Yine Tezer ondan 1 yıl fazla yaşıyor yeryüzünde, Pavese 42 yaşında sonlandırmışken yaşamını. Her şeye yabancı olduğu, köksüz doğduğu, ait olamadığı şu dünyada “Yabancısı olmadığım tek olgu var. O da kendi varoluşum.”(s.60)2 diyordu. O varoluş da bizi göğüs kanseri nedeniyle bir hastane odasında terk etmiş. Simav’da başlamış yersiz-yurtsuz yaşamı, Zürih’te sonlanmış; belki de dinmişti yeryüzü sancısı.
 
     Belki hiçbirimiz Tezer kadar kucaklayamayız acıyı, gülüşümüz dünyaya direnen bir sürgün olamaz ancak herkes bir kerecik de olsa okumalı onu. Okumalı ki bir kitap boyunca olsa da gidebilmeli ait olduğu her şeyden çok uzaklara, koparabilmeli tüm bağları.
     Hem zaten yaşama anlamı veren biraz da acı değil midir?
    
 “Dünyanın acısı olmasaydı taze yeşil yapraklar üzerindeki güneş ışınlarının anlamı olmazdı.”(s.60)1
 
 
 
1. Kalanlar, Tezer Özlü. YKY, Ağustos 2015.
2. Yaşamın Ucuna Yolculuk, Tezer Özlü. YKY, Ocak 2015.
3. Her Şeyin Sonundayım, Tezer Özlü – Ferit Edgü. Sel Yayınları, 5.baskı.

Özgürlük, Eşitlik, Dünya


“Özgürlük. Eşitlik. Dünya. ” 

 
 

     Biraz geç kalınmış Magma Ağustos sayısı incelemesinde bu sözcükler özetledi bana tüm insanlığın derdini. Zapatista Devrimini bizzat yerinde inceleyen Buket Şahin, çarpıcı fotoğraflar ve bilgilerle doldurmuş sayfaları. 

 
     Dizlerinin üzerinde yaşamaya katlanamayıp ayakta ölmeyi göze alanların devrimi, Meksika Devrimi’den köklerini alıp direniş ruhuyla doğmuş Zapatista. Bu ruhun yayılışı ve devrim sonrası özgürlük kokan sokaklarının izini süren yazı kesinlikle tadılmalı. İnsan inanırsa daha özgür, daha umut dolu bir dünya imkansız değil. Zapata’nın da dediği gibi:
“Hep lider ve şeflerin peşinden koştunuz. Lider yok, siz varsınız. Kuvvetli bir insan sonsuz kuvvettir.”

“Bülbülü Öldürmek”ten Neler Öğrenebiliriz?

David G Allan Harper Lee‘nin klasik haline gelmiş romanı “Bülbülü Öldürmek“ten ebeveynlerin alabilecekleri derslere bakıyor. 
Bülbülü Öldürmek romanı, ilham veren; adalet, eşitlik ve vatandaşlık haklarıüzerine hoş bir şekilde yazılmış dersleri nedeniyle Amerikan sınıflarının demirbaşıdır. Ancak çocuğunuz bu klasiği eve getirmeden çok önce sizin başucu kitaplarınız arasına katılmalı çünkü temelinde Bülbülü Öldürmek, mahkeme salonu olaylarından kesitlerle bölünmüş bir ebeveynlik el kitabıdır.

Küçük bir kasabada avukat ve dul olan Atticus Finch, kurgunun muhtemelen en harika babası. Atticus 10 yaşındaki oğlu Jem ve onun küçük kız kardeşi Scout‘a sakin ve yaklaşımcı bir tavırla babalık yapıyor. 1930larda Amerika’nın güneyinde yaşayan bir erkeğe göre oldukça aydın biri. Çocuklarını dövmeye karşı, asla bağırmıyor ve zor sorular karşısında onlara doğru cevaplar veriyor. Onun ebeveyn olma felsefesi ve romanın konusu için en önemlisi de Atticus’un çocuklarında görmek istediği türde davranışları sergiliyor olması.

 

Bu günlerde ebeveyn olmak konusunda pek çok kitap var ve iki çocuk babası olarak çok azının harika, pek çoğunun vasat, hatta bazılarının yalnızca berbat olduğunu bilecek kadar okudum. Bu ebeveynlik rehberleri yazarın kişisel deneyimine ya da en son araştırmaya dayanıyor ama hiçbiri anne-babalık sağduyusu için edebiyata yönelmiyor. Harper Lee’nin klasik öyküsü sürükleyici bir anlatımla yoğrularak beş değerli derse değiniyor, ve bu ikisini de lezzetli ve oldukça eğlenceli hale getiriyor.

 

Ders 1: Değerlerini yaşa

 

Atticus bir kuralla yaşıyor: vicdanının rehberin olmasına izin ver. Bu yüzden davanın sorumluluğunu hikâyenin en temelinden alıyor, beyaz bir kadına tecavüz etmekle suçlanan bir siyahinin savunması. Scout, Atticus’a kasabadaki pek çok insanın suçlanan o adamı savunmanın yanlış olduğunu düşündüklerini söylüyor. Ancak Atticus “düşünceleri için saygı duyulma hakkına sahipler ama başka insanlarla yaşayabilmeden önce kendimle yaşamak zorundayım. Çoğunluğun kuralına uymayan tek şey insanın vicdanıdır.” diyerek açıklıyor. Eğer davayı kabul etmeseydi diyor Atticus “Bir daha asla beni ciddiye almanı/ önemsemeni isteyemezdim senden” diyor Scout’a.

 

Ders 2: Her hikâyenin iki tarafını da dinle

 

Bir avukat için pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde Atticus verilen herhangi bir durumda iki tarafa da bakmaya çalışıyor. Scout okulun ilk günü zaten okuma-yazmayı (Atticus sayesinde) bildiği için sorun yaşayınca, Atticus ona öğretmenin gözünden bakmasını ve bu durumun öğretmenin ders akışını nasıl bozabileceğini görmesini öneriyor.

 

Daha ciddi bir anda, Atticus romanda tecavüze uğradığı söylenen kurbanın babası, Bob Ewel, tarafından tehdit edilince çok azımızın becerebileceği bir şekilde duygusal bir kendini toplama örneği göstererek tepki vermiyor.

 

Atticus daha sonra öfkeli bir halinde Jem’e “Bir dakikalığına kendini Bob Ewell’ın yerine koyarsan görürsün. O duruşmada güvenilirliğinin son parçasını da yok ettim, her şeyden önce hiç var mıydı tartışılır. O adamın da bir şekilde kendince bir karşılığı olmalıydı, onun gibilerin hep olur… O da bunu başka birinden çıkarmalıydı ve bunun o ev dolusu çocuk yerine ben olmasını yeğlerim.”

 

Kızım öğretmenine, kardeşine, bir arkadaşına, eşime ya da bana bazen ya da günün pek çok zamanında kızabiliyor. Onunla diğer kişinin nasıl hissettiği hakkında tartışmak için durduğumuza, Atticus’un bana hep ilham verdiği gibi, birlikte yalnızca sorunu çözmüyor aynı zamanda empati de geliştiriyoruz.

 

Ders 3: Kriz anında sakinliğini koru

 

Belki de Atticus’un ebeveynliğindeki en kıskanılacak (ve gerçekte başarılması en zor) olan şey, ki yetişkin Scout’un da “fırtınalı denizleri sakinleştirecek sonsuz kapasite” olarak tanımladığı nitelik: Atticus’ın tüylerini kabarttıracak bir şey neredeyse yok.

 

Bob Ewell ona küfredip hayatını tehdit ettiğinde ve suratına tükürdüğünde Atticus’ın tepkisi sadece “Bob Ewell keşke tütün çiğnemeseymiş” oluyor. Bir kuduz köpek sokaklarında sallana sallana yürüyor ve Atticus sakin ancak etkili bir şekilde onu öldürüyor (asla atıcılığı konusunda övünmemiş olduğundan çocuklarını şaşırtarak).

 

Romanda defalarca Atticus böylesine zorlu anlarda çocuklarının içini rahatlatıyor “şimdi endişelenme zamanı değil” diyerek. Ancak yine de endişelenecek zaman asla gelecek gibi görünmüyor.

 

Ders 4: Çocuklarına güven

 

Ebeveynliğin en zor hareketlerinden biri de çocuklarına ne zaman doğru cevabı vereceğini ya da onların bunu bulabileceğine inanacağını bilmek. Jem ve Scout bu sularda yüzebilecek yaştalar ve Atticus onların kendi yargılama güçlerini denemeleri için fırsat kolluyor. O aynı zamanda onlara güvenerek doğruyu söylüyor. “Bir çocuk sana bir şey sorduğunda, ona cevap ver tanrı aşkına!” diyor Atticus erkek kardeşine. “Çocuklar çocuktur ama kaçındığın bir şey olduğunu yetişkinlerden daha kolay anlayabilirler.” Scout ona “tecavüz”ün ne demek olduğunu sorduğunda Atticus ona biraz katı ama doğru yasal tanımını veriyor ve o da bundan memnun kalıyor.

 

Ders 5: Cesur olmak için sert olmak zorunda değilsin

 

Atticus bunu en küçük yollarla gösteriyor, mesela ailenin huysuz yaşlı komşusu, Jem ve Scout evinin önünden geçerken laf atmayı huy edinmiş Mrs Dubose. “Sadece başını dik tut ve bir beyefendi ol” diye tavsiye veriyor Atticus Jem’e. “Sana ne söylerse söylesin, senin görevin onun seni sinirlendirmesine izin vermemek.” Beklendiği üzere Atticus, Mrs Dubose’u gülücükler ve iltifatlarla silahsız bırakıp Scout’un “silahlardan nefret eden ve hiçbir savaşa katılmamış babamın şimdiye dek yaşamış en cesur adam olduğunu düşündüğüm zamanlardı böyle anlar” diyerek hayretler içinde kalmasına neden olmuştur.

Bana göre Atticus Finch o kişidir ve her ne kadar kurgusal da olsa Harper Lee onun kendi babası AC Lee’den esinlenildiğini kabul etmiştir. Monroeville, Alabama’da, AC Lee’nin avukatlık yaptığı, eski adliye binası dışında bir levha yazılıdır: 

“Atticus Finch, bir çocuğun kirlenmemiş/bozulmamış sezgisiyle güçlenmiş bir adamın bilgi ve deneyimine sahip avukat-kahraman.”
Ve işte bu niteliklerin kesişme noktasında kahraman baba Atticus Finch’in ebeveynlik felsefesinin o basit, bir o kadar zor, güzelliği: gençliğin masum iyi niyetini tehlikeli yetişkinlik alanına getirmek; dürüst, cesur, dirençli, adil ve yetkili çocuklar yetiştirmek. Zamanı gelince onların da bu değerleri kendi çocuklarına öğretmeli umuduyla.

Çeviri: Büşra Ay
Kaynak: BBC – Culture

   Atticus kollarımdan sıyrılıp yüzüme baktı. 
   «Ne demek istiyorsun?» 
   «Bu bülbülü öldürmek gibi bir şey olur, değil mi?» 
   Atticus yüzünü saçlarıma gömdü. Kalkıp da gölgelere karışmadan önce yeniden dirilmiş görünüyordu.​
Harper Lee – Bülbülü Öldürmek
Oda Kitap, s.238-240

 

Bir külaha dondurmadan fazlasını sığdırmak

     Deniz kenarında yenilmiş, farklı görünümlü bir lezzet sunumu olarak kullanılabilecek bu dondurma fotoğrafını ben bugün öyle kullanmayacağım. Onun yerine bu küçük dondurmaya sığdırılmış küçük bir anıyı paylaşacağım. 
     Bu dondurmayı İngiltere’nin Las Vegas’ı sayılabilecek kadar ışıklar, tabela ve yapılarla dolu bir şehirde, Blackpool’da, “Traditional Ice Cream” yazan bir seyyar satıcıdan aldım. Satış yaparken konuşan, espriler yapan satıcı şehir fazlasıyla turist dolu olduğu için herkese nereli olduğunu soruyordu. Bana geldiğinde turist misin, öğrenci misin dedi. Öğrenci olduğumu öğrenince “ama başka yerden geliyorsun, nerelisin” diye sordu. Türkiye’den geldiğimi söyleyince bana beceremediği Türkçesiyle bir şey söyledi. Anlayamadım ancak bu yaz Türkiye’ye gideceğim, oludiniz dedi ve o zaman “Ölüdeniz” olduğunu anladım. Birkaç kez gittiğini ve Türkiye içerisindeki başka yerlere de seyahat etme fırsatı bulduğunu söyledi. Doğasının ve sıcaklığının ne kadar güzel olduğu üzerine yorum yaptı.
     Dondurmamı hazırlamaya başladığında önündeki kutulara bakıp Türkiye’deki dondurmaların daha güzel olduğunu itiraf etti ve bana hangisini tercih ettiğimi sordu. Türkiye’dekilerin bence gerçek dondurma olduğunu söyledim, gülümseyip kabullenir gibi farklarını anlatamam ama Türkiye’deki kesinlikle denenmeli dedi. Türkiye’yi fazlasıyla sevdiğini belli eden amca bir de geldiğim şehri sordu, sadece başkent dedim. “Ankara” diyerek cevapladı şaşırtıcı bir şekilde ve yüzü düşerek orada çok kötü şeyler yaşandı, bunu yapmalarına izin vermememiz lazım dedi garip bir suçluluk ve destekleme isteğiyle.
     Bu anı nereye varacak derseniz net bir sonucu yok ama benim için ilginç yanları var. Birincisi şu ki buradaki dondurmacı amca başka ülkelerdeki dondurmaları tadabilme, onlardan zevk alıp kendine zaman ayırmanın tadını çıkarma şansına sahip. Bu sırada ülkemdeki herhangi bir Maraşlı dondurmacı amcam ise kendi ülkesindeki başka bir şehir olan memleketine bir ziyarete ya da düğüne gitmek için düşünüp kenara para atma derdinde. Bir diğer ilginç yanı da şimdiye kadar Türkiye’ye gelmiş, zaman geçirmiş kimi gördüysem Türkiye’ye garip bir yaklaşımları var. Sanki yıllarca kafalarında kurdukları ülkeyi deneyimleyince değişen o resmi, o güzelliği korumak, desteklemek ister gibi. Garip bir suçluluk ve sahiplenme hissi içeriyor tavırları. Son olarak dondurmaya gelecek olursak da tabi ki bir maraş değil ama İrlanda Denizi’ne karşı yendiğinde gayet hoş gidiyor.

Güneşi özlemek

      Güneşi özledimsonra seniKeşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım.” diyor ya Didem Madak; halimi, özlemimi anlatıyor adeta.
     Bazı günler var uyanmak, başlamak yeniden bir güne sanki yeni bir yükmüş gibi. Hele bir de gözlerin güneşli bir gökyüzüne, gün ışığının sızdığı bir odaya açılmamışsa yiyip bitirmen gereken içi geçmiş bir karpuzdan hallice bir şeye dönüşüyor bekleyen koca gün.   
   Belki de biz bir gölgelik aramayı seviyoruz. Kaçacak olsak da tepemizde duruvermesini seviyoruz güneşin. Tenimizi yakmasına rağmen o kaçışı, küçük bir serinlik arayışının telaşını seviyoruz. Derdimiz sarmak güneşi, doya doya bakmak ona değil. Uzaktaki bir samimi dost gibi ben buradayım hissiyle ısıtması tenimizi, aradığımız bu.
     Hem zaten kim sever bir florasan altındaki soğuk bir ağacı, güneşin yapraklarından süzülüp gövdesini sarışını yaşamak varken?
Güneşli günlere kavuşmak umuduyla!
Güneşsiz kalanlara içleri ısıtmalık bir şarkı gelsin.

Bavullara Sığmaya Çalışan Yaşamlar

     Uyanır uyanmaz gözüme çarpan şey gardrobun üzerinde bomboş duran bavulum. Garip bir huzursuzluk veriyor; duruşu değil, rengi değil, varlığı. Yıllardır nereye gitsem o bavul hep bir yerlerde; belki bir dolap üstü, belki bir kapı arkası, belki bir yatağın altı olsun hep bir yerlerde bekliyor beni. 
     İlk kez evimden çıkıp başka bir şehirde kendi başıma yaşamaya başladığımda bundan sonra hep bir bavulum olacağını bilmiyordum. Ama şimdi evim dediğim yere bile gittiğimde günlerim sayılı, bavulum hep ulaşılacak bir yerde. Özgürlük mü? Belki. Ama bir o kadar da kopmuşluk. Ait olamamanın verdiği rahatsızlık da dürtüyor insanı o bavul her gündeme geldiğinde. Büyük sözler verememek gibi bir şey bir yere yerleşememek. Bir bavulu geçecek, bir bavula sığamayacak şeylere bağlanamamak. Sanki biraz yersizlik. Ama kim yerli ki? Kim gerçekten ait ki bir yere? Yer nedir? Yerim nereye denir?
     Rahatlatıcı bir yanı da var bunun. Hiçbir kapının üzerine seni hapsedecek kadar kapanmaması, eninde sonunda yeni bir kapıya gidecek olmanın buruk ama heyecanlı bekleyişi. Hep yeni bir yol var sürükleyip giderken o bavulu.
     Gözünün ucunda bir bavulun olması, yaşam denen şeyin bir göçebelik, bir yerleşememe, bir yer arayışı olduğunun somut kanıtı gibi.

 “I don’t remember when I was young.
I don’t recall the day when I first saw the sun.”