Bir Küçük Edebiyat Aşkına

     Yaz günlerinin sıkıcılığını azaltmak için kendime yeni bir uğraş edindim şu günlerde, bir edebiyat sayfası. Ancak bu sayfada İngilizce paylaşımlar yapıyorum dünya edebiyatından, kendi okuduklarımdan seçtiklerimle. Edebiyata ya da İngilizceye biraz olsun ilgiliyseniz bir göz atmak isteyebilirsiniz: https://www.facebook.com/literatureinenglish
     Eh, edebiyattan bahsetmişken edebiyat ve müziğin birleştiği güzel bir şey önereyim size.
Sözler Ben Jonson’ın “Song to Celia” şiirinden, yorum da Johnny Cash’ten.
Keyifli dinlemeler! 🙂

Anlar ve Getirdikleri

     Önceki gece uzun süredir ertelediğim bir filmi izledim, The Hours (Saatler). Filmde 3 farklı dönemde yaşamış ancak bir şekilde birbirlerinin hayatlarına dokunmuş ve dönüm noktalarını kısa gibi görünen anlara sığdırmış 3 kadın işlenmekte. Bu 3 kadın sırasıyla; 1923‘ten Virginia Woolf, 1951‘den Laura Brown, 2001‘den Clarissa Vaughan. Ayrıca oyuncu kadrosu da filmin içeriği kadar tatmin ediyor insanı; Nicole Kidman‘ı Virginia, Julianne Moore‘u Laura ve Meryl Streep‘i de Clarissa rolünde görüyoruz.

     Filmden önce Virginia‘nın bilinç akışı tekniğini en güzel sergilediği, başyapıtı Mrs Dalloway‘i okumuş olmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Olay örgüsünden çok satır aralarının takip edilmesi gereken romanda modern dönem eleştirisi, 1.Dünya Savaşı sonrası toplumun temel taşı olarak kabul ettiği kurumlar tarafından yüzüstü bırakılışı ve onlardan kopuşu, bireylerin modern dönemin hızlı ve pırıltılı toplumlarında kendini kaybedişi, ne olmak isterimden çok ne olmamı isterler diyerek yaşaması Virginia‘nın o yorucu ama dopdolu üslubuyla sergilenmektedir. Film aslında  Michael Cunningham‘ın aynı isimli romanından esinlenmiş olsa da “Saatler”, aynı zamanda Virginia‘nın Mrs Dalloway romanı için düşündüğü ilk isimdir.


Film Virginia‘nın 1941‘deki dönüm noktası, intiharıyla başlamaktadır fakat daha sonra geçmişe gidilir ve bu 3 kadının yazgısı nerede birleşmiş bunu görürüz filmde. Birkaç intihar deneyiminden sonra sakin bir hayat için kırsal bölgeye yerleşmiş Virginia yeni kitabına başlama aşamasındadır, Mrs Dalloway. Kitabın ilk cümlesini bulur; “Mrs Dalloway said she would buy the flowers herself. (Mrs Dalloway çiçekleri kendisinin alacağını söyledi.)“. Bu sırada 1951’de hamile bir kadın olan Laura, yeni uyanmış ve yataktan çıkmaya pek de hevesli olmadığı için bir kitaba başlar, Mrs Dalloway. İlk cümle içinde bir kıpırtı oluşturur, yan odada kocası kendi doğum günü için aldığı çiçekleri vazoya koyarken. 2001’e gittiğimizde ise Mrs Dalloway‘in modern bir versiyonu, zıt karakteri olan Clarissa Vaughan ile karşılaşıyoruz. Eski arkadaşı -aşkı-, Richard’ın hastalığı hızla yayılırken ölümünden önce veda etmek isteyenler için bir parti hazırlamaktadır Clarissa ve yola koyulur çiçeklerini kendi almak için.

     Filmin tadını kaçırmamak için daha fazla ayrıntı vermek istemiyorum ama Mrs Dalloway‘de olduğu gibi bu filmde de vurgulanan şey “anlar”ın bir koca hayatı, pek çok insanı nasıl etkilediği. Yıllarca biriktirmiş olduğunuz öfke, nefret, kaçma isteği bir küçük anla tetiklenip her şeyi ardınızda bırakmanız an meselesidir. Yaşam yıllarla, uzun dönemlerle ölçülüyor olsa da aslında buna şeklini veren küçük anlarda verdiğiniz kararlar, seçtiğiniz yollar.

Bir gün aslında çok da kısa değildir içinde barındırdığı onlarca olasılık dolu anı düşünürsek.

 Not: Mrs Dalloway, 1996 Penguin baskısıdır. 

Tanrının Harfleri

”     Tanrının harfleri olmasaydı, hiçbir kadın hiçbir erkeğe, hiçbir erkek hiçbir kadına bir tek sevgi sözü söyleyemezdi. Deniz köpüklenmezdi. Çiçeklere rayiha yürümezdi. Serçeler güneşten önce doğmazdı. Ağaçlar şarkı söylemezdi. Dünyanın bütün dillerinden yapılmış bir dil, kirpiklerin hevesini parmakta mucizeye çevirmezdi. Beden arzu etmezdi. Hayvanların gözlerinden merhamet duygusunu öğrenemezdi insan. Keder olmazdı. Zaman, doğumla ölüm arasında cümle kuramazdı. Evlerin pencereleri dışarı açılmazdı. İnsanlar birbirlerine gözyaşı boncuklarından armağanlar sunmazdı. Dünyamıza akşamlar gelmezdi. Uykular bizi her sabah yeniden doğurmazdı. İnsan, ayrılığa şiirler söyleyemezdi. Hazla hüzün arasında salkım çiçekler açmazdı dünya.
     Tanrının harfleri olmasaydı, insanın ilk çığlığı dünyayı tutmazdı. Aldığı soluk öldürürdü herkesi. Sonsuzluk olmazdı. Ölümü gördükten sonra kimse kimseyi sevemezdi. Üzümün güneşinden şarap kandilleri yapamazdı insan. Hayal olmazdı. Hatıra olmazdı. Yeryüzü beşiğinde gökyüzü uyumazdı.

     Doğanın kalemiyle doğanın kağıdına şiirler yazamazdı insan.

2012-2013

Şükrü ERBAŞ
Tanrının harflerini düşünürken bir huzurlu melodi eşlik etsin size. Bu yazıya ekleyebileceğim tek şey bu: