Bir çırpıda okumalık: Satranç

   Bu kitaptan önce yazarından, en azından hayatını nasıl sonlandırdığından bahsetmeden olmaz.
Stefan Zweig, vatansever bir sanatçıydı; yani en azından 1. Dünya Savaşı başlarında öyleydi diyebiliriz. 20 yüzyıl Avrupa edebiyatını biraz gözden geçirecek olursanız, savaşın başlangıcında pek çok sanatçı bu coşkuya kaptırmış kendini ve savaşı destekler nitelikte eserler vermiştir. Ancak savaşın sonlarına doğru ve 2. Dünya Savaşı yaklaşırken tüm bu coşku yerini umutsuzluğa bırakmış, Zweig’de de olduğu gibi. Ülkesini -Avusturya’yı- terketmek zorunda bırakılan bir insanın ne kadar umudu kalabilirdi ki? Öyle bir umutsuzluk ki Zweig”te baş gösteren, Avrupa’nın geleceğine dair inancı kalmadığı için aşırı doz uyku hapı alarak eşiyle intihar ediyor “Birinin altmışıncı yaşından sonra yepyeni bir başlangıç için sıradışı güçler gereklidir. Benim sahip olduklarım yıllar boyu yersiz, yurtsuz gezinmekten tükenmiş halde. Bu yüzden zihinsel emeğin en saf haz ve kişisel özgürlüğün dünyadaki en yüksek iyilik olduğu bir hayatı sürdürmüş olarak; güzel bir zamanda, dimdik bitirmenin daha iyi olduğunu düşünüyorum.” diyerek. 
   Hayatı bile yeri geldiğinde bitirmenin doğal olduğunu düşünen bir sanatçının son eseridir Satranç. Can Yayınlarından çıkan baskının kapağı çok şey anlatıyor aslında eser hakkında. Zihni siyah beyaz 64 kare ve 32 taşla bambaşka bir boyuta ulaşmış bir adamın öyküsü. Biraz gerilim, biraz merak uyandıran bir kitap. İçeriği hakkında fazla bir şey söyleyip tadını kaçırmak istemem ancak dönemin Avrupa toplumu öyle güzel işlenmiş, öyle güzel sığdırılmış ki bu 100 sayfayı geçmeyen kitabın karakterlerine; insan, bitirmeden bırakamıyor elinden kitabı.   

“… bir insan kendini ne kadar sınırlarsa, öte yandan sonsuza o kadar yakın olur.” 

(Stefan Zweig – Satranç)

(Not: Stefan Zweig’in intihar notunu İngilizceye çevrilmiş metninden Türkçeye çevirdiğim için çok edebi, yoğun anlamlı bir sonuç çıkmamış olabilir, affınıza sığınıyorum. )

Bir Küçük Prens Tanıdım

   Antoine de Saint-Exupéry’nin altın sarı saçlı, sarı atkılı masum kahramanı Küçük Prens’le tanışmam öyle yıllar öncesine dayanmıyor. Hep duyduğum, alıp okuyacağım dediğim halde bu yaza kadar ertelemiştim. Güzel bir tesadüf, Küçük Prens’le de tanışmama sebep oldu.
   Anvers’te bir kitapçıda gezinirken orijinal dilindeki -Fransızca- baskısını görüp İngilizce olsaydı alırdım derken tekrar ertelemenin anlamı yok dedim. Biraz uğraştırıcı oldu rafların arasında bulmak ancak Katherine Woods tarafından çevrilmiş baskısını alabildim yağmurlu bir ağustos günü.
   Kitabı bitirdiğimde yıllarca ertelemenin pişmanlığı ve nihayet Küçük Prens’in dünyasını tanımanın tatlı bir huzuru vardı. Küçük Prens öyle bir karakter ki onu okuyan herkesin hayatına mutlaka bir yerlerden dokunuyor, ona bir şeyler katıyor; yaşı, cinsiyeti, dili ne olursa olsun. Bundandır ki 1940lardan bu yana 253 dil ve lehçeye çevrilmiş (bkz: http://www.thelittleprince.com/work/the-phenomenon/publishing/).
   Bir çocuk kitabı olarak yazılmış olabilir ama Küçük Prens her yaşta, her okunduğu dönemde apayrı anlamlar katar insanın hayatına. Bu yüzden bir kez okumakla yetinmez çoğu; Küçük Prens bir kez daha gülsün ister ve dalar tekrar onun masum dünyasına.
   İşte tam da Küçük Prens’i okuyalı birkaç ay olmuş ancak onu hafiften özler gibi hissettiğim bir zamanda Can Çocuk yayınları o müjdeli haberi verdi; Cemal Süreya ve Tomris Uyar çevirisiyle, Küçük Prens 2015’in en tatlı hediyelerinden oldu. Biraz önce bitirdim o şiirselliğin, içtenliğin her sayfada hissedildiği baskıyı.
   Ben 20 yaşında tanıştım bu prensle ama siz geç kalmayın derim yıldızlarınıza yeni anlamlar yüklemek için.

“Sizin Dünya’da insanlar,” dedi Küçük Prens, “bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar; yine de aradıklarını bulamıyorlar.

Oysa aradıkları tek bir gülde, bir damla suda bulunabilir.”

6.
Evet, işte :
Yaşadıklarımız
öldürdüklerimizdir.

Başka türlü nasıl olsundu ki : bir belirli yaşam
anında gerçekleştirilen, yaşar kılınan bir şey,
o anın geçip gidişiyle, yokolmak üzere varedilmiş
olmaz mı?

Bir belirli anda yaşanan,
o anın geçiciliği yoluyla,
ölüme teslim edilir.

Her yaşanan geçicidir;
her yaşayan, ölümlü…

Ölüm de, öyleyse, yaşayanın geçiciliğidir.
– Ama, demek ki, ancak yaşamış olan ölebilir :
Öyleyse, ölen, yaşamış olandır – yaşayan da,
ölecek olan; yani, yaşayan – – öyleyse, işte,
ölüm, yaşamdır.

Yaşam ne denli ölümse,
ölüm de o denli yaşamdır.

Ölen, çünkü, ancak yaşamışsa ölebilir –
ancak yaşamış olan ölebilir; ve tersi –
ancak ölmüş olan yaşayabilir…

Öyleyse,
öldüklerimiz de, hep yaşadıklarımızdır
– nasıl, yaşadıklarımız, hep,
öldürdüklerimizse…

Neyi ki yaşarız, onu ölürüz
– öldüğümüz de, hep, yaşadığımızdır.

Oruç Aruoba (” ÖLÜM (de) ” / de ki işte)

Ah dedirten Şiirler

   Bir gece can sıkıntısıyla giderse eliniz kitaplığınıza ve bunu görürseniz mutlaka çekip alın onu oradan. Sıkıntınız geçer mi daha mı hüzünlenirsiniz bilemem ama edebi olarak tatmin olacaksınız o sayfalar arasında.

  Çiçekli şiirler yazmak isteyen güzel kadın, Didem Madak. Erken veda etmiş belki buralara ama harika dizeler bırakmış bizlere gitmeden.

Mesela, “Ah’lar Ağacı“nda diyor ki,

Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
Su sızdırıyor çatlaklarından.” 

Parçala hayatı, paramparça yap ve kalk tüm gücünle birleştirmeye çalış o parçaları. Aynı olmuyor ki. Yine gülüyorsun, seviyorsun belki ama hep eksik oluyor, eskisi gibi olamıyor. Gülüşlerin buruk oluyor acılarının, yaralarının sızılarıyla.


İlerledikçe ancak böyle bir kadının eseri olabilecek dizeleri geliyor,

Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
Çoktandır öksüz olan mutfakta
Buğulandı ve ağladı camlar,
Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.

Her gün girdiğimiz mutfakları ağlatıyor, gözyaşlarını da bir mendil yerine perdeleri kuruluyor bir başına kalmış mutfağın. Bu dizelerden sonra kimin hayatında domates çorbası sıradan kalabilir ki?

Kitap bitmeden “Paragraf Başı” diye bir şiir başlıyor son sayfalarda. Her dizesi bambaşka bir tat veriyor bu şiirin.
Yalnız bırakma beni bu paragrafın başındadiyor Didem. Hayata, gözyaşlarına yalnız direnirken bir paragraf başında güçsüz, kimsesiz hissediyor bazen insan.
Dizelerde şarka yolculuk ediyoruz ve kadınlarını şöyle anlatıyor:

Sürmeleri ne karaydı kadınların
Herkesi bir yere sürer ya dünya
Gözlerine sürülmüştü orada kadınlar.

Şu kareyi hatırlatıp sızlatıyor içimi kadın.

Minik bir merhaba

Merhaba!
Nedendir bilinmez böyle bir şeye başlamak istedim bu yaşta.
Belki de onca okumadan sonra yazma isteği verdi kelimeler bana.
Neyse tatlı bir pazar günü için tatlı bir huzur önereyim size: