150 views

Sonbahar için 3 Mini Dizi

Eylül toparlanıp geldi bir sonbahar telaşı ile. Yazın miskinliğini üzerinden atmak için ne yapmalı sorusuyla yeni arayışlara geçildi. Bu sonbaharda bir şeyler izlemek isteyip de herkesin izlediği şeylerden sıkılan, bir filmi izleyip bitirmek de yetmiyor diyenler için bambaşka hayatlara dokunan mini diziler listesi hazırladım.

Olive Kitteridge

Bir ortaokulda matematik öğretmeni olan Olive ve eşi Henry’nin 25 yıllık evliliklerine sizi dahil eden 4 bölümlük 2014 yapımı bir dizi. Her bir bölümü hayatın farklı dönemlerine ve Olive’in karakterinin farklı noktalarına değinen bu dizide pek çok insan hikayesine tanıklık ediyorsunuz. Başlarda yargıladığınız karakterler dizi sonunda sizde derin izler bırakıyor.

Mildred Pierce

Başrolünde Kate Winslet yer alan 2011 tarihli 5 bölümlük bu dizi, 30ların büyük Ekonomik Buhranından geçen Amerika’da bir aileye odaklanıyor. Yeni boşanmış ve kendi işini kurmaya çalışan Mildred, önüne konan pek çok engeli aşıp tabuları yıkarken kızı Veda ile giderek karmaşıklaşan ilişkisinde kendini gerçekleştirmeye çalışıyor. Hem dönemsel bir inceleme olarak hem de sosyolojik açıdan Amerikan aile yapısına 20. yüzyıl başlarında göz atmak için oldukça doyurucu.

My Brillian Friend

İtalyan Amerikan yapımı olan ve henüz geçen sene yayınlanmaya başlamış bu dizi şu an için 1 sezona sahip. İtalyanca dizide, 50ler İtalya yaşamı o dönemde küçük bir kız çocuğu olan Elena’nın gözünden anlatılıyor. Lila en sevdiği arkadaşı ve birlikte okumaya olan tutkuları, büyürken vermek zorunda oldukları kararlar, aşkları ve bu mahalledeki pek çok olayı içeren dolu dolu bir kurgusu var.

Dizelerin Hislerini Renklerde Yaşatmak, “The Lady of Shalott”

Hikayesi olan tabloları çok seviyorum. John William Waterhouse eseri olan bu resmi gördüğümde kadının yüzündeki çaresizlik anında beni kendine çekti. Tablonun adı ise daha farklı bir boyuta götürdü, “The Lady of Shalott”. Aklıma gelen ilk şey üniversite yıllarında İngiliz edebiyatı derslerinde okuduğumuz aynı isimli o meşhur şiir oldu. Bir küçük google araması aslında zaten Waterhouse’ın da amacının bu olduğunu, esin kaynağının o şiir olduğunu gösterdi bana.

Öncelikle şiirden konusu ve şairi hakkında bahsederek başlarsak belki de Waterhouse’a esin kaynağı olan neymiş ve resminde nasıl işlemiş daha rahat anlayabiliriz. Alfred, Lord Tennyson; 19. yüzyıl Viktorya döneminin öncülerinden olan bir İngiliz şair. “The Lady of Shalott”, Alfred Lord Tennyson’ın 4 kısımdan oluşan şiiri. Şiirin iki farklı dönemde yazılmış versiyonları var; birincisi 1832, ikincisi de 1842. Bu iki versiyonu arasında aynı kalan dizeler olduğu kadar bambaşka hale gelmiş dizeleri de mevcut. Tennyson aslında bitirdiği ve harika görünen eserini alıp üzerine yeniden çalışarak bir şahesere dönüştürmüş denebilir. (Merak edenler için ayrıntılı karşılaşması: 1.)

Şiirde tam bir Viktoryan klasiği olabilecek tarzda kavuşulamamış bir aşk uğruna heba olan bir kadının hikayesi var. Monoton bir hayata hapsedilmiş Lady of Shalott, lanet getireceğini bilse de tek bir bakışta aynasından görüp hayran olduğu Sir Lancelot’a, Camelot’a gitmek için beyazlar içinde kuleyi bırakıp botuna biner. Şiirin sonu iki versiyonda oldukça farklı, okuyup ayrıca tadını çıkarmalı düşünüyorum.

John William Waterhouse ise 19 ve 20. yüzyıllarda yaşamış İngiliz ressam. Kendisi The Lady of Shalott’ı 3 farklı dönemde; 1888, 1894, 1915, resmetmiş ancak en meşhuru 1888 yılındaki yukarıda eklemiş olduğum hali. Şiirdeki dönüm noktası olan o anı yakalayan bu versiyonu, hüznü ve ölümün kıyısında olmayı renkleriyle olduğu kadar karakterin yüzündeki ifadeyle de çok güçlü bir şekilde yaşamış. Dizeler boyu yaşanan duygu yoğunluğunu tablosunda özetlemiş.

Sonuç olarak Tennyson’ın Artur efsanelerinden esinlenerek ortaya çıkardığı şiiri ve üzerine tekrar çalışıp yazdığı versiyonu bir başka sanat eserinin doğuşuna sebep olarak Waterhouse’a 3 kez Shalott Leydisi çizdirmiş. Biz de 2 yüzyıl sonrasında hala okuyup dizelerin ya da renklerin yaşattığı duygularla bu iki sanatçıyı anmaya devam ediyoruz.

  1. http://www.cs.utsa.edu/~wagner/shalott/poem3.html

Ankara Kışı ve DT Akşamları

Ankara’da yaşamanın en güzel yanlarından biri her sezonda dolup taşan sahneleri ve harika oyunlarıyla Devlet Tiyatrosudur. Bilen bilir, sonbaharda başlar o heyecanlı takvim işaretlemeleri ve bilet peşinde geçer kış günleri sabah 10.10’da hangi sahnedeki oyunu yakalarım heyecanıyla. Bu sezon nihayet keşfedebildiğim oyunlardan biriyse Dostoyevski’nin ölümsüzlerinden, sezonu açtığından beri kapalı gişe oynayan Suç ve Ceza oldu.

      Oyun bu sezon Cüneyt Gökçer Sahnesinde oynanıyor. Biletler bildiğiniz gibi öğrenci 9 TL, tam ise 15 TL. Sahneye ulaşım oldukça kolay hemen Koru metrosu çıkışında olması sebebiyle. 2 saat 35 dakikalık oyunu akşam 20.00 seansında izliyorsanız son metroyu kaçırmadan eve dönebilirsiniz.

Gelelim oyuna. Bir dünya klasiğini böylesi güzel bir çeviri ve oyunlaştırılmış haliyle izlemek büyük bir keyif. Oyun boyunca Raskolnikov ile sürükleyici bir psikolojik yolculuğa çıkarken kostümler, dekorlar ve oyunculuklarla Rus gerçekçiliğine yakından tanık oluyorsunuz. Soğuk bir Ankara akşamında hiç de yabancı gelmiyor size Raskolnikov’un tir tir titremeleri.

Oyunun büyüsünü kaçırmamak için daha fazla ayrıntı vermek istemiyorum ancak izlemek istiyorsanız acele etmede fayda var. Bu sezon için son bir aylık gösterim görünüyor. Ayrıntılar ve bilet için ise Devlet Tiyatroları sitesini takip edebilirsiniz: http://www.devtiyatro.gov.tr/programlar-sehirler-ankara-detay-bolum_takvim-suc-ve-ceza1.html

Winter Nostalgia

           Artık tarihi eser niteliğindeki, modern zamanların dokunmatiklere sıçrayışından önce mihenk taşı sayılabilecek, 18 yıllık 5110 kutusundan yaşamımın özeti çıktı adeta. Sarı bir telefon rehberi çıktı; pek çoğu muhtemelen kapanmış telefon numaralarıyla dolu. Sonlara birkaç cep telefonu yazılmış farklı bir yazıyla, farklı renkli bir kalemle baştan savma ve sonra bir daha kullanılmamış. Kimse telefon defterleri kullanmıyor artık ya da telefon rehberlerine öyle sabit ev telefonları da kaydedilmiyor. Ne okuduğum ilkokul aynı kaldı ne de Öğretmen Liseleri var şu günlerde. Pek fotoğraf bastırdığımız da yok ekranlarda görmek yetince o kareleri. Ama işte o ekrandaki kareler bir tıkla çıkıverirken hayatımızdan filmlerden bastırılmış bu fotoğraflar yıllardır peşimde.

Hani şu “nostalgia” kelimesi var ya bi tek o anlatabilir şu an hislerimi. Kökü Yunanca bu kelimenin ve bir etimoloji kaynağına göre “nostos” (eve dönüş), “algos” (acı, ıstırap) kelimelerinden oluşuyor..

Kelime bir sözlükte hissettirdiği bütün duygularla şöyle tanımlanmış: “düşüncede ya da gerçekte birinin yaşamındaki geçmiş bir zamana, evine, yurduna, ailesine ya da arkadaşlarına dönmek için duyduğu üzgün ve özlem dolu istek/ geçmişteki bir yerin ya da zamanın hissettirdiği mutluluğa duyulan hasret”. 2

Gece midir bu nostaljiyi getiren yoksa gerçek mutluluklarımız geçmişte mi kaldı bilemiyorum.

Vashti Bunyan kış hislerini bir şarkıda topluyor hepimizin yerine, bize de nostaljiye sarılmak kalıyor.

Winter is blue
Living is gone
Some are just sleeping
In spring they’ll go on.

 

Eşitlik Bir Otobüs Koltuğunda

Sınırlara duvarlar inşa etmenin konuşulduğu, savaştan kaçan göçmenlerin yeni hayat umuduyla denizlerde boğulduğu bu günlerde; oturduğu koltuktan kalkmayarak eşitliğe büyük bir adım atmış Rosa Parks’ın doğum günü dünyaya dair umudumuzu tazelemek için güzel bir hatırlatma oldu. 4 Şubat 1913’te doğmuş Rosa Park.

http://bit.ly/2l7bIMp

İsmi aşina gelmese de en bilinen yönüyle Rosa Parks, 1955 yılında bir beyaz adama otobüsteki yerini vermeyip Montgomery Otobüs Eylemini başlatan kadın.

Neden böyle bir eylem yapıldı? Otobüste bir yer vermemek neden böyle büyük bir olaydı peki?

History Today’de açıklandığı üzere o dönemde otobüslerde geçerli olan kural şuydu: Alabama eyaleti Montgomery şehrinde “siyahi” yolcular otobüsün arka koltuklarında oturmak ve öndeki koltukları beyaz yolculara vermek zorundaydı. 1

http://bit.ly/2c17rqI

Ancak 1955 Aralık ayında kırklı yaşlarındaki bir siyahi kadın, işinden evine dönerken bindiği otobüste yerini bir beyaz adama vermesi söylendiğinde bunu reddetti. Bunun sonucunda şehrin ırkla ilgili ayrım kurallarını çiğnemekten tutuklandı. Parks’ın sivil itaatsizliği daha sonra Martin Luther King Jr. tarafından öncülük edilen 13 aylık Montgomery Otobüs Boykotunu başlattı.

Şimdi Rosa Parks ve yarattığı etki ile ilgili 10 ilginç tarihi nota bir bakalım:

1.Montgomery’de yerini vermediği için tutuklanan ilk Afro-Amerikan kadın Rosa Parks değildi.

http://bit.ly/2kFMFiM

Parks’tan dokuz ay önce otobüsteki yerini bir beyaza vermeyi reddeden 15
yaşındaki Claudette Colvin tutuklanmış; Aurelia Browder, Mary Louise Smith and Susie McDonald isimli kadınlar da otobüslerde benzeri sorunlar yaşamıştı.

2. Parks tutuklanmadan önce de bir hak savunucusuydu.

Parks eyleminden önce 1943 yılında katıldığı Ulusal Siyahi İlerleme Teşkilatı, Montgomery şubesi üyesiydi. Politik eylemleri boykot ve hayatının geri kalanı boyunca sürdü.

3. Parks, koltuğu boşaltmasını söyleyen otobüs şoförü James Blake ile daha önce de karşılaşmıştı.

1943 yılında Blake, Parks’ı ön kapıdan girip parasını ödedikten sonra çıkıp arka kapıdan girmeyi reddettiği için otobüsünden kovmuştu. Otobiyografisinde “O adamın otobüsüne tekrar binmeyi asla istememiştim” diyor. “O olaydan sonra, bir otobüse binmeden önce kimin sürdüğüne bakmaya özen göstermiştim. Tekrar o kaba adamla tartışmaya girmek istemiyordum.”  Yüce Mahkeme’den gelen otobüste ırk ayrımı yasasını kaldırma kararı sonrası 21 Aralık 1956’da Montgomery Otobüs Boykotu sona ermişti. Basın tarafından fotoğraflanması için gelen karma otobüslerden biri de ilginçtir ki Blake tarafından sürülüyordu.

4. Rosa’nın sivil itaatsizliği önceden tasarlanmış bir şey değildi.

Parks teşkilatının bu ırksal kast sistemi yasalarının anayasal olup olmadığını denetlemek için bir öncü davaya ihtiyaç duyulduğunu biliyordu ancak o gün, o otobüse tutuklanmak için binmemişti.

5.Parks o gün, beyazlara ayrılmış yerlerde oturmuyordu.

Parks otobüsün ortalarında boş olması halinde Afro-Amerikalıların oturabileceği koltuklarda oturuyordu. Ancak beyazlara ayrılan yerler dolunca, şoför Rosa’nın da aralarında bulunduğu 4 kişinin yerlerini boşaltmasını istedi. Diğer üçü yerlerini boşalttı ancak Rosa boşaltmadı.

6. Parks’ın oturduğu koltuğu boşaltmamasının sebebi yorgun olması değildi.

Otobiyografisinde Parks bu konuyu yeniden gündeme getiriyor:

Fiziksel olarak yorgun değildim ya da her zaman olduğumdan daha yorgun değildim. Her ne kadar yaşlı gibi görünsem de o kadar da yaşlı değildim. 42 yaşındaydım. Tek yorgunluğum sürekli boyun eğip durmaktı.

7. Tutuklanmasından haftalar sonra  Parks, boykottaki rolü nedeniyle ikince kez tutuklandı.

CPY375 ROSA PARKS (1913-2005) Afro-American civil rights activist has her fingerprints taken after her bus segregation protest in 1955

 

Boykotu düzenleyen komitenin önde gelenlerinden olan Parks ve pek çoğu hakkında 1956’da bazı suçlamalarla tutuklama kararı çıkarıldı. 114 kişi ile birlikte tutuklanan Parks’ın polis tarafından parmak izi alırken çekilmiş fotoğrafı New York Times ön sayfasında yer aldı.

 

8.Boykottan hemen sonra Parks, Montgomery’den taşınmaya zorlandı.

Boykottan haftalar sonra Rosa, her ne kadar müdürü tarafından boykotu yüzünden olmadığu söylense de işini kaybetti. Kocası, iş yerinde boykot ya da karısı hakkında bir tartışma istenmediği söylendikten sonra işini bıraktı. Park pek çok tehdit telefonu aldı, ölümle tehdit edildi. Nihayetinde ömrünün sonuna kadar yaşayacağı Detroit’e taşındı.

9. Parks, Amerikan Kongre Binasına (U.S. Capitol) gömülen ilk kadın.

Parks 2005 yılında, 92 yaşında öldükten sonra anısına hürmet edilmek adına genellikle devlet adamları ya da askeri liderlere ayrılan Kongre Binası kümbetine gömüldü. 30 binden fazla insansa anı defterini doldurdu.

10. Tutuklanışının 50.yılında otobüs koltukları, Parks’ı onurlandırmak için boş bırakıldı.

1 Aralık 2005’te, New York, Washington ve diğer Amerikan şehirlerindeki taşıma yetkilileri, şoför arkasındaki koltukları Parks’ın sivil itaatsizliğini anmak için boş bıraktı.
2

Yaşamlarımızın, işlerimizin ve eylemlerimizin anıları başkalarında yaşamaya devam eder.

Rosa Parks

 

Kaynaklar:
  1. http://www.historytoday.com/richard-cavendish/alabama-bus-segregation-ended
  2.  10 Things You May Not Know About Rosa Parks: http://www.history.com/news/10-things-you-may-not-know-about-rosa-parks
  3. http://rosaparksfacts.com

Kimdir bu Chomsky?

Noam Chomsky (Fotoğraf kaynak)

Dil, dil bilim ya da benzeri konularla ilgiliyseniz ya da bu konularda okuma yaptıysanız  mutlaka bu ismi duymuşsunuzdur. Hatta  kendisini yandaki görselle daha iyi tanıyabilirsiniz. 2013’te “Ben de bir çapulcuyum” diyerek Gezi’de verdiği destekle ülkemizde ünü artmıştır.*

Peki kimdir bu Chomsky? Politik kimliğinden ziyade onu öne çıkaran dilsel çalışmaları nelerdir? Aşağıda Chomsky’nin Discover dergisi ile 2011 yılında yapmış olduğu röportaj bu soruları cevaplar nitelikte. Onu, kendisinden tanıyalım.

Radikal Dilbilimci Noam Chomsky

50 yıl önce bugün hala tükenmemiş bir devrim başlattı.

Uzmanlar, asırlarca her dilin eşsiz olduğu görüşünü benimsedi. Sonra bir gün, 1956   yılında, genç bir dilbilim profesörü MIT’te Bilgi Teorisi üzerine bir sempozyumda efsanevi bir sunum gerçekleştirdi. Bu profesör, her anlaşılabilir cümlenin sadece ait olduğu dilin kurallarına değil aynı zamanda tüm dilleri kapsayan evrensel bir gramere de uyduğunu iddia etti. Çocuklar, dili çevreden özümseyip taklit ederek öğrenmekten ziyade içsel bir dile hâkim olma kapasitesi ile doğarlar. Türümüze evrimin kendisi tarafından aşılanmış bir güç. Neredeyse bir gecede dilbilimcilerin düşünceleri değişmeye başladı.

   John Soars/Wikimedia Commons

Avram Noam Chomsky , 7 Aralık 1928’te Philadelphia’da; İbranice üzerine uzman bir bilim insanı olan William Chomsky ve kendisi gibi bilim insanı ve çocuk kitabı yazarı olan Elsie Simonofsky Chomsky’nin çocuğu olarak doğdu. Çocukken Noam, gelecekteki çalışmasına ortam hazırlayarak, babasının ortaçağ İbranice grameri üzerine el yazmalarını okurdu. 1955 yılına gelindiğinde ise çığır açan teorilerini şekillendirdiği MIT’te dilbilimi öğretiyordu. Bugün Chomsky hala kendimizi algılayış biçimimizi sorgulatmaya devam ediyor. Dilin, varlığımızın özü olduğunu söylüyor. “Her zaman içine gömülüyüz. Caddede aşağı doğru yürürken kendi kendine konuşmamaya çalışmak, oldukça zor bir eylem çünkü bu her zaman sürüp gidiyor.”

Chomsky aynı zamanda politikada da aktif olarak bilimsel geleneğe karşı koyuyor. Amerika’nın Vietnam’a müdahalesinde hayli açık sözlü bir eleştirmendi ve meşhur 1967’de Pentagon’daki protesto yürüyüşünü düzenlenmesine yardım etti. Yürüyüşün önde gelenleri tutuklandığında kendini Armies of the Night kitabında “münzevi bir ifadesi ve nazik ancak kesin ahlaki bir dürüstlüğü olan zayıf, keskin hatlı bir adam” olarak tanımlayan Norman Mailer ile bir hücreyi paylaşırken buldu.

Chomsky fikirlerini, iptal edilen pek çok röportajın ardından Connecticut yazarı Marion Long ile tartıştı. “Oldukça zor bir durumdu” diyor Long. “Chomsky’nin eşi ağır hastaydı ve Noam da onun bakıcısıydı. Onunla konuşmadan neredeyse 10 gün önce ölmüştü. Bu Chomsky’nin ilk röportajıydı ama bunu atlatmak istiyordu. Daha sonra Discover muhabiri Valerie Ross’un sorularını tarihsel önem taşıyan MIT ofisinden cevaplayarak daha da çok zaman ayırdı.”

İnsan dilini eşsiz bir özellik olarak tanımlıyorsun. Peki bizi diğerlerinden ayıran ne?

İnsanlar diğer varlıklardan farklıdır ve her insan bu açıdan benzerdir. Eğer bir çocuk Amazonlu avcı-toplayıcı bir kabileden Boston’a gelir ve Boston’da yetiştirilirse bu çocuk, dil kapasitesi konusunda benim burada büyümüş çocuklarımdan ayırt edilemez olur. İnsanın –ki hepimizin ortak olarak sahip olduğu- bu eşsiz varlığı, kültürümüzün ve yaratıcı entelektüel yaşamımızın büyük ölçüde özünde yer alır. Bu sayede planlar yapar, yaratıcı sanat ürünleri ortaya çıkarır ve karmaşık toplumlar geliştiririz.

Dilin gücü ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?

Eğer arkeolojik kayıtlara bakarsanız, yaratıcı bir patlama dar bir pencerede baş göstermiştir ki bu da 150.000 ya da kabaca 75.000 yıl öncesi arasındadır. Aniden karmaşık eserler, sembolik temsiller, göksel olayların ölçümü, karmaşık sosyal yapılarda bir patlama vardır. Yaratıcı eylemlerde öyle bir ileriye atılmadır ki neredeyse her tarih öncesi uzmanı bunun ani bir dil ortaya çıkışı ile ilişkili olduğunu varsaymaktadır. Bu fiziksel değişimlerle de alakalı gibi durmuyor çünkü günümüz insanlarının söyleyişsel ve işitimsel (konuşma ve duyma) sistemleri 600.000 yıl öncekilerden çok da farklı değildir. Ani bir bilişsel değişim vardı. Kimse nedenini bilmiyor.

İnsan diline ilginizi ilk tetikleyen şey neydi?

Çok genç yaşta babamla modern İbrani edebiyatı ve başka metinler okurdum. Onun Philadelphia’da bir İbrani okulu olan Dropsie College’tan Ph.D. derecesini alışı 1940lara denk geliyor olmalı. Ortaçağ İbranice grameri üzerine çalışan bir Sami dilleri uzmanıydı. Babamın kitaplarını düzeltmelere yaparak mı okuyordum bilmiyorum ama okuyordum. Gramer hakkında bazı genel fikirlerimi bundan aldım. Ancak o zamanlar, gramer üzerine çalışmak; sesleri düzenlemek, zaman kiplerine bakmak, bunları listelemek ve bir arada nasıl durduklarına bakmak anlamına geliyordu.

Dil bilimciler tarihsel gramerler ve betimsel grameri birbirinden ayırmış durumdalar. Bu ikisi arasındaki fark nedir?

Tarihsel gramer ; diyelim ki modern İngilizcenin orta İngilizceden nasıl geliştiği,

bunun da erken ve eski İngilizceden nasıl geliştiği, bunun da Germen dilinden nasıl geliştiği ve onun da Proto-Hint-Avrupa denilen kimsenin konuşmadığı ancak senin yeniden kurmak zorunda olduğun bir kaynak sisteminden nasıl geliştiğini inceleme çalışmasıdır. Dillerin zaman içerisinde nasıl geliştiğini yeniden kurma çabasıdır. Evrim çalışmalarını andırır. Betimsel gramer ise bir toplum ya da birey için hâlihazırdaki

Thank You 

sistemi açıklama girişimidir. Yani bu, evrim ve psikoloji arasındaki fark gibi bir şey oluyor.

Peki ya babanızın dönemindeki dil bilimciler; onlar ne yapıyordu?

Onlara alan yöntemleri öğretilmişti. Diyelim ki Cherokee grameri hakkında yazmak istiyorsun, o bölgeye giderdin ve bilgi veren olarak adlandırılan yerlilerden bilgi toplardın.

Dil bilimciler ne tarz sorular sorardı?

Diyelim ki Çin’den antropolojik bir dil bilimcisiniz ve benim dilim üzerine çalışmak  istiyorsunuz. İlk yapmaya çalışacağınız şey ne tarz sesler kullandığımı görmek olacaktır. Daha sonra da bu seslerin nasıl bir arada olduğuna dair sorular sorarsınız. Mesela neden “blick” diyebiliyorken “bnick” diyemiyorum, dolayısıyla seslerin kuruluşu nasıldır? nasıl bir araya getirilebilirler? Eğer kelime yapılarının kuruluşuna bakarsanız fiil üzerinde bir geçmiş zaman kipi mi vardır? Varsa bu fiili takip mi eder, ondan önce mi gelir yoksa başka bir şey midir? Yani buna benzer sorular sora sora devam edersiniz.

Ancak siz bu yaklaşımdan memnun değildiniz? Neden?

Penn’deydim ve lisans tez konum, oldukça iyi bildiğim konuşulan İbranicenin modern grameriydi. Bunu hazırlamaya öğretildiğimiz şekilde başladım. Bir İbranice konuşan bilgi vereni buldum ve sorular sorup veri toplamaya başladım. Ancak bir noktada şöyle hissettim: Bu saçma!  Sorduğum bu soruların cevabını zaten biliyorum.

Daha sonra da dil bilime farklı bir yaklaşım geliştirmeye başladınız. Bu fikirler nasıl ortaya çıktı?

1950lerde, Harvard’ta bir yüksek lisans öğrencisiyken genel algı şuydu: dil; –diğer tüm insan etkinlikleri gibi- hayvanları eğitmek için kullanılan aynı yöntemlerle, pekiştireçlerle, geliştirilmiş bir öğrenilmiş davranışlar bütünüdür. Bu adeta o zamanın dogmasıydı (kesin fikir). Ancak buna inanmayan iki-üç kişi vardır ve bunlara bakmanın başka yollarını düşünmeye başladık.

Özellikle çok temel bir olguya baktık: Her bir dil, kurulacak ve yorumlanacak sonsuz sayıda düzenli ifadelere bir araç sağlıyor, ki bu ifadelerin her biri semantik (anlamsal) yorumlamalar ve sessel bir ifade içeriyor. Bu yüzden üretici yöntem dedikleri, sonsuz cümleler ya da ifadeler üreten ve sonra onları düşünce sistemleri ve duyusal motor sistemleri ile birleştiren bir yetenek, bir şey olmalı. Düzenli ifadeler ve bunların yorumlarının sınırsız üretimini içeren bu merkezi özelliğe odaklanarak başlanmalı. Bu düşünceler kristalleşti ve dile, görme sistemi gibi herhangi bir insan biyolojisi olgusu olarak bakan bio-linguistik yapının bir parçası oldu.

Tüm insanların, “evrensel bir gramer”e sahip olduğu teorisini kurdunuz. Bu nedir?

Bu insanın dil yeteneğinin genetik bileşeninden bahsediyor. Mesela son cümlenizi ele alalım. Rastgele dizilmiş sesler değil. Oldukça belli bir yapısı ve özel bir semantik yorumlaması vardır. Belli bir anlamı var, başka bir şey değil. Belli bir şekilde seslendiriliyor, başka türlü değil. Peki bunu nasıl yapıyorsun? İki ihtimal var. Birincisi, bu bir mucize. İkincisi ise, yapıları ve yorumlamalarını belirleyen içsel bir kurallar sistemine sahipsin. Bunun bir mucize olduğunu sanmıyorum.

“Daha çok dile sahip oldukça daha çok dünyaya ait olursunuz.”

Çeviri: Büşra Ay

*(Chomsky’nin gezi parkı mesajı için tıklayınız.)
Röportajın orijinal hali burada.