Güneşi özlemek

      Güneşi özledimsonra seniKeşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım.” diyor ya Didem Madak; halimi, özlemimi anlatıyor adeta.
     Bazı günler var uyanmak, başlamak yeniden bir güne sanki yeni bir yükmüş gibi. Hele bir de gözlerin güneşli bir gökyüzüne, gün ışığının sızdığı bir odaya açılmamışsa yiyip bitirmen gereken içi geçmiş bir karpuzdan hallice bir şeye dönüşüyor bekleyen koca gün.   
   Belki de biz bir gölgelik aramayı seviyoruz. Kaçacak olsak da tepemizde duruvermesini seviyoruz güneşin. Tenimizi yakmasına rağmen o kaçışı, küçük bir serinlik arayışının telaşını seviyoruz. Derdimiz sarmak güneşi, doya doya bakmak ona değil. Uzaktaki bir samimi dost gibi ben buradayım hissiyle ısıtması tenimizi, aradığımız bu.
     Hem zaten kim sever bir florasan altındaki soğuk bir ağacı, güneşin yapraklarından süzülüp gövdesini sarışını yaşamak varken?
Güneşli günlere kavuşmak umuduyla!
Güneşsiz kalanlara içleri ısıtmalık bir şarkı gelsin.

Bavullara Sığmaya Çalışan Yaşamlar

     Uyanır uyanmaz gözüme çarpan şey gardrobun üzerinde bomboş duran bavulum. Garip bir huzursuzluk veriyor; duruşu değil, rengi değil, varlığı. Yıllardır nereye gitsem o bavul hep bir yerlerde; belki bir dolap üstü, belki bir kapı arkası, belki bir yatağın altı olsun hep bir yerlerde bekliyor beni. 
     İlk kez evimden çıkıp başka bir şehirde kendi başıma yaşamaya başladığımda bundan sonra hep bir bavulum olacağını bilmiyordum. Ama şimdi evim dediğim yere bile gittiğimde günlerim sayılı, bavulum hep ulaşılacak bir yerde. Özgürlük mü? Belki. Ama bir o kadar da kopmuşluk. Ait olamamanın verdiği rahatsızlık da dürtüyor insanı o bavul her gündeme geldiğinde. Büyük sözler verememek gibi bir şey bir yere yerleşememek. Bir bavulu geçecek, bir bavula sığamayacak şeylere bağlanamamak. Sanki biraz yersizlik. Ama kim yerli ki? Kim gerçekten ait ki bir yere? Yer nedir? Yerim nereye denir?
     Rahatlatıcı bir yanı da var bunun. Hiçbir kapının üzerine seni hapsedecek kadar kapanmaması, eninde sonunda yeni bir kapıya gidecek olmanın buruk ama heyecanlı bekleyişi. Hep yeni bir yol var sürükleyip giderken o bavulu.
     Gözünün ucunda bir bavulun olması, yaşam denen şeyin bir göçebelik, bir yerleşememe, bir yer arayışı olduğunun somut kanıtı gibi.

 “I don’t remember when I was young.
I don’t recall the day when I first saw the sun.”

Anlar ve Getirdikleri

     Önceki gece uzun süredir ertelediğim bir filmi izledim, The Hours (Saatler). Filmde 3 farklı dönemde yaşamış ancak bir şekilde birbirlerinin hayatlarına dokunmuş ve dönüm noktalarını kısa gibi görünen anlara sığdırmış 3 kadın işlenmekte. Bu 3 kadın sırasıyla; 1923‘ten Virginia Woolf, 1951‘den Laura Brown, 2001‘den Clarissa Vaughan. Ayrıca oyuncu kadrosu da filmin içeriği kadar tatmin ediyor insanı; Nicole Kidman‘ı Virginia, Julianne Moore‘u Laura ve Meryl Streep‘i de Clarissa rolünde görüyoruz.

     Filmden önce Virginia‘nın bilinç akışı tekniğini en güzel sergilediği, başyapıtı Mrs Dalloway‘i okumuş olmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Olay örgüsünden çok satır aralarının takip edilmesi gereken romanda modern dönem eleştirisi, 1.Dünya Savaşı sonrası toplumun temel taşı olarak kabul ettiği kurumlar tarafından yüzüstü bırakılışı ve onlardan kopuşu, bireylerin modern dönemin hızlı ve pırıltılı toplumlarında kendini kaybedişi, ne olmak isterimden çok ne olmamı isterler diyerek yaşaması Virginia‘nın o yorucu ama dopdolu üslubuyla sergilenmektedir. Film aslında  Michael Cunningham‘ın aynı isimli romanından esinlenmiş olsa da “Saatler”, aynı zamanda Virginia‘nın Mrs Dalloway romanı için düşündüğü ilk isimdir.


Film Virginia‘nın 1941‘deki dönüm noktası, intiharıyla başlamaktadır fakat daha sonra geçmişe gidilir ve bu 3 kadının yazgısı nerede birleşmiş bunu görürüz filmde. Birkaç intihar deneyiminden sonra sakin bir hayat için kırsal bölgeye yerleşmiş Virginia yeni kitabına başlama aşamasındadır, Mrs Dalloway. Kitabın ilk cümlesini bulur; “Mrs Dalloway said she would buy the flowers herself. (Mrs Dalloway çiçekleri kendisinin alacağını söyledi.)“. Bu sırada 1951’de hamile bir kadın olan Laura, yeni uyanmış ve yataktan çıkmaya pek de hevesli olmadığı için bir kitaba başlar, Mrs Dalloway. İlk cümle içinde bir kıpırtı oluşturur, yan odada kocası kendi doğum günü için aldığı çiçekleri vazoya koyarken. 2001’e gittiğimizde ise Mrs Dalloway‘in modern bir versiyonu, zıt karakteri olan Clarissa Vaughan ile karşılaşıyoruz. Eski arkadaşı -aşkı-, Richard’ın hastalığı hızla yayılırken ölümünden önce veda etmek isteyenler için bir parti hazırlamaktadır Clarissa ve yola koyulur çiçeklerini kendi almak için.

     Filmin tadını kaçırmamak için daha fazla ayrıntı vermek istemiyorum ama Mrs Dalloway‘de olduğu gibi bu filmde de vurgulanan şey “anlar”ın bir koca hayatı, pek çok insanı nasıl etkilediği. Yıllarca biriktirmiş olduğunuz öfke, nefret, kaçma isteği bir küçük anla tetiklenip her şeyi ardınızda bırakmanız an meselesidir. Yaşam yıllarla, uzun dönemlerle ölçülüyor olsa da aslında buna şeklini veren küçük anlarda verdiğiniz kararlar, seçtiğiniz yollar.

Bir gün aslında çok da kısa değildir içinde barındırdığı onlarca olasılık dolu anı düşünürsek.

 Not: Mrs Dalloway, 1996 Penguin baskısıdır.