Bavullara Sığmaya Çalışan Yaşamlar

     Uyanır uyanmaz gözüme çarpan şey gardrobun üzerinde bomboş duran bavulum. Garip bir huzursuzluk veriyor; duruşu değil, rengi değil, varlığı. Yıllardır nereye gitsem o bavul hep bir yerlerde; belki bir dolap üstü, belki bir kapı arkası, belki bir yatağın altı olsun hep bir yerlerde bekliyor beni. 
     İlk kez evimden çıkıp başka bir şehirde kendi başıma yaşamaya başladığımda bundan sonra hep bir bavulum olacağını bilmiyordum. Ama şimdi evim dediğim yere bile gittiğimde günlerim sayılı, bavulum hep ulaşılacak bir yerde. Özgürlük mü? Belki. Ama bir o kadar da kopmuşluk. Ait olamamanın verdiği rahatsızlık da dürtüyor insanı o bavul her gündeme geldiğinde. Büyük sözler verememek gibi bir şey bir yere yerleşememek. Bir bavulu geçecek, bir bavula sığamayacak şeylere bağlanamamak. Sanki biraz yersizlik. Ama kim yerli ki? Kim gerçekten ait ki bir yere? Yer nedir? Yerim nereye denir?
     Rahatlatıcı bir yanı da var bunun. Hiçbir kapının üzerine seni hapsedecek kadar kapanmaması, eninde sonunda yeni bir kapıya gidecek olmanın buruk ama heyecanlı bekleyişi. Hep yeni bir yol var sürükleyip giderken o bavulu.
     Gözünün ucunda bir bavulun olması, yaşam denen şeyin bir göçebelik, bir yerleşememe, bir yer arayışı olduğunun somut kanıtı gibi.

 “I don’t remember when I was young.
I don’t recall the day when I first saw the sun.”