739 views

Bir çırpıda okumalık: Satranç

   Bu kitaptan önce yazarından, en azından hayatını nasıl sonlandırdığından bahsetmeden olmaz.
Stefan Zweig, vatansever bir sanatçıydı; yani en azından 1. Dünya Savaşı başlarında öyleydi diyebiliriz. 20 yüzyıl Avrupa edebiyatını biraz gözden geçirecek olursanız, savaşın başlangıcında pek çok sanatçı bu coşkuya kaptırmış kendini ve savaşı destekler nitelikte eserler vermiştir. Ancak savaşın sonlarına doğru ve 2. Dünya Savaşı yaklaşırken tüm bu coşku yerini umutsuzluğa bırakmış, Zweig’de de olduğu gibi. Ülkesini -Avusturya’yı- terketmek zorunda bırakılan bir insanın ne kadar umudu kalabilirdi ki? Öyle bir umutsuzluk ki Zweig”te baş gösteren, Avrupa’nın geleceğine dair inancı kalmadığı için aşırı doz uyku hapı alarak eşiyle intihar ediyor “Birinin altmışıncı yaşından sonra yepyeni bir başlangıç için sıradışı güçler gereklidir. Benim sahip olduklarım yıllar boyu yersiz, yurtsuz gezinmekten tükenmiş halde. Bu yüzden zihinsel emeğin en saf haz ve kişisel özgürlüğün dünyadaki en yüksek iyilik olduğu bir hayatı sürdürmüş olarak; güzel bir zamanda, dimdik bitirmenin daha iyi olduğunu düşünüyorum.” diyerek. 
   Hayatı bile yeri geldiğinde bitirmenin doğal olduğunu düşünen bir sanatçının son eseridir Satranç. Can Yayınlarından çıkan baskının kapağı çok şey anlatıyor aslında eser hakkında. Zihni siyah beyaz 64 kare ve 32 taşla bambaşka bir boyuta ulaşmış bir adamın öyküsü. Biraz gerilim, biraz merak uyandıran bir kitap. İçeriği hakkında fazla bir şey söyleyip tadını kaçırmak istemem ancak dönemin Avrupa toplumu öyle güzel işlenmiş, öyle güzel sığdırılmış ki bu 100 sayfayı geçmeyen kitabın karakterlerine; insan, bitirmeden bırakamıyor elinden kitabı.   

“… bir insan kendini ne kadar sınırlarsa, öte yandan sonsuza o kadar yakın olur.” 

(Stefan Zweig – Satranç)

(Not: Stefan Zweig’in intihar notunu İngilizceye çevrilmiş metninden Türkçeye çevirdiğim için çok edebi, yoğun anlamlı bir sonuç çıkmamış olabilir, affınıza sığınıyorum. )

Bir Küçük Prens Tanıdım

   Antoine de Saint-Exupéry’nin altın sarı saçlı, sarı atkılı masum kahramanı Küçük Prens’le tanışmam öyle yıllar öncesine dayanmıyor. Hep duyduğum, alıp okuyacağım dediğim halde bu yaza kadar ertelemiştim. Güzel bir tesadüf, Küçük Prens’le de tanışmama sebep oldu.
   Anvers’te bir kitapçıda gezinirken orijinal dilindeki -Fransızca- baskısını görüp İngilizce olsaydı alırdım derken tekrar ertelemenin anlamı yok dedim. Biraz uğraştırıcı oldu rafların arasında bulmak ancak Katherine Woods tarafından çevrilmiş baskısını alabildim yağmurlu bir ağustos günü.
   Kitabı bitirdiğimde yıllarca ertelemenin pişmanlığı ve nihayet Küçük Prens’in dünyasını tanımanın tatlı bir huzuru vardı. Küçük Prens öyle bir karakter ki onu okuyan herkesin hayatına mutlaka bir yerlerden dokunuyor, ona bir şeyler katıyor; yaşı, cinsiyeti, dili ne olursa olsun. Bundandır ki 1940lardan bu yana 253 dil ve lehçeye çevrilmiş (bkz: http://www.thelittleprince.com/work/the-phenomenon/publishing/).
   Bir çocuk kitabı olarak yazılmış olabilir ama Küçük Prens her yaşta, her okunduğu dönemde apayrı anlamlar katar insanın hayatına. Bu yüzden bir kez okumakla yetinmez çoğu; Küçük Prens bir kez daha gülsün ister ve dalar tekrar onun masum dünyasına.
   İşte tam da Küçük Prens’i okuyalı birkaç ay olmuş ancak onu hafiften özler gibi hissettiğim bir zamanda Can Çocuk yayınları o müjdeli haberi verdi; Cemal Süreya ve Tomris Uyar çevirisiyle, Küçük Prens 2015’in en tatlı hediyelerinden oldu. Biraz önce bitirdim o şiirselliğin, içtenliğin her sayfada hissedildiği baskıyı.
   Ben 20 yaşında tanıştım bu prensle ama siz geç kalmayın derim yıldızlarınıza yeni anlamlar yüklemek için.

“Sizin Dünya’da insanlar,” dedi Küçük Prens, “bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar; yine de aradıklarını bulamıyorlar.

Oysa aradıkları tek bir gülde, bir damla suda bulunabilir.”