Özgürlük, Eşitlik, Dünya


“Özgürlük. Eşitlik. Dünya. ” 

 
 

     Biraz geç kalınmış Magma Ağustos sayısı incelemesinde bu sözcükler özetledi bana tüm insanlığın derdini. Zapatista Devrimini bizzat yerinde inceleyen Buket Şahin, çarpıcı fotoğraflar ve bilgilerle doldurmuş sayfaları. 

 
     Dizlerinin üzerinde yaşamaya katlanamayıp ayakta ölmeyi göze alanların devrimi, Meksika Devrimi’den köklerini alıp direniş ruhuyla doğmuş Zapatista. Bu ruhun yayılışı ve devrim sonrası özgürlük kokan sokaklarının izini süren yazı kesinlikle tadılmalı. İnsan inanırsa daha özgür, daha umut dolu bir dünya imkansız değil. Zapata’nın da dediği gibi:
“Hep lider ve şeflerin peşinden koştunuz. Lider yok, siz varsınız. Kuvvetli bir insan sonsuz kuvvettir.”

“Bülbülü Öldürmek”ten Neler Öğrenebiliriz?

David G Allan Harper Lee‘nin klasik haline gelmiş romanı “Bülbülü Öldürmek“ten ebeveynlerin alabilecekleri derslere bakıyor. 
Bülbülü Öldürmek romanı, ilham veren; adalet, eşitlik ve vatandaşlık haklarıüzerine hoş bir şekilde yazılmış dersleri nedeniyle Amerikan sınıflarının demirbaşıdır. Ancak çocuğunuz bu klasiği eve getirmeden çok önce sizin başucu kitaplarınız arasına katılmalı çünkü temelinde Bülbülü Öldürmek, mahkeme salonu olaylarından kesitlerle bölünmüş bir ebeveynlik el kitabıdır.

Küçük bir kasabada avukat ve dul olan Atticus Finch, kurgunun muhtemelen en harika babası. Atticus 10 yaşındaki oğlu Jem ve onun küçük kız kardeşi Scout‘a sakin ve yaklaşımcı bir tavırla babalık yapıyor. 1930larda Amerika’nın güneyinde yaşayan bir erkeğe göre oldukça aydın biri. Çocuklarını dövmeye karşı, asla bağırmıyor ve zor sorular karşısında onlara doğru cevaplar veriyor. Onun ebeveyn olma felsefesi ve romanın konusu için en önemlisi de Atticus’un çocuklarında görmek istediği türde davranışları sergiliyor olması.

 

Bu günlerde ebeveyn olmak konusunda pek çok kitap var ve iki çocuk babası olarak çok azının harika, pek çoğunun vasat, hatta bazılarının yalnızca berbat olduğunu bilecek kadar okudum. Bu ebeveynlik rehberleri yazarın kişisel deneyimine ya da en son araştırmaya dayanıyor ama hiçbiri anne-babalık sağduyusu için edebiyata yönelmiyor. Harper Lee’nin klasik öyküsü sürükleyici bir anlatımla yoğrularak beş değerli derse değiniyor, ve bu ikisini de lezzetli ve oldukça eğlenceli hale getiriyor.

 

Ders 1: Değerlerini yaşa

 

Atticus bir kuralla yaşıyor: vicdanının rehberin olmasına izin ver. Bu yüzden davanın sorumluluğunu hikâyenin en temelinden alıyor, beyaz bir kadına tecavüz etmekle suçlanan bir siyahinin savunması. Scout, Atticus’a kasabadaki pek çok insanın suçlanan o adamı savunmanın yanlış olduğunu düşündüklerini söylüyor. Ancak Atticus “düşünceleri için saygı duyulma hakkına sahipler ama başka insanlarla yaşayabilmeden önce kendimle yaşamak zorundayım. Çoğunluğun kuralına uymayan tek şey insanın vicdanıdır.” diyerek açıklıyor. Eğer davayı kabul etmeseydi diyor Atticus “Bir daha asla beni ciddiye almanı/ önemsemeni isteyemezdim senden” diyor Scout’a.

 

Ders 2: Her hikâyenin iki tarafını da dinle

 

Bir avukat için pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde Atticus verilen herhangi bir durumda iki tarafa da bakmaya çalışıyor. Scout okulun ilk günü zaten okuma-yazmayı (Atticus sayesinde) bildiği için sorun yaşayınca, Atticus ona öğretmenin gözünden bakmasını ve bu durumun öğretmenin ders akışını nasıl bozabileceğini görmesini öneriyor.

 

Daha ciddi bir anda, Atticus romanda tecavüze uğradığı söylenen kurbanın babası, Bob Ewel, tarafından tehdit edilince çok azımızın becerebileceği bir şekilde duygusal bir kendini toplama örneği göstererek tepki vermiyor.

 

Atticus daha sonra öfkeli bir halinde Jem’e “Bir dakikalığına kendini Bob Ewell’ın yerine koyarsan görürsün. O duruşmada güvenilirliğinin son parçasını da yok ettim, her şeyden önce hiç var mıydı tartışılır. O adamın da bir şekilde kendince bir karşılığı olmalıydı, onun gibilerin hep olur… O da bunu başka birinden çıkarmalıydı ve bunun o ev dolusu çocuk yerine ben olmasını yeğlerim.”

 

Kızım öğretmenine, kardeşine, bir arkadaşına, eşime ya da bana bazen ya da günün pek çok zamanında kızabiliyor. Onunla diğer kişinin nasıl hissettiği hakkında tartışmak için durduğumuza, Atticus’un bana hep ilham verdiği gibi, birlikte yalnızca sorunu çözmüyor aynı zamanda empati de geliştiriyoruz.

 

Ders 3: Kriz anında sakinliğini koru

 

Belki de Atticus’un ebeveynliğindeki en kıskanılacak (ve gerçekte başarılması en zor) olan şey, ki yetişkin Scout’un da “fırtınalı denizleri sakinleştirecek sonsuz kapasite” olarak tanımladığı nitelik: Atticus’ın tüylerini kabarttıracak bir şey neredeyse yok.

 

Bob Ewell ona küfredip hayatını tehdit ettiğinde ve suratına tükürdüğünde Atticus’ın tepkisi sadece “Bob Ewell keşke tütün çiğnemeseymiş” oluyor. Bir kuduz köpek sokaklarında sallana sallana yürüyor ve Atticus sakin ancak etkili bir şekilde onu öldürüyor (asla atıcılığı konusunda övünmemiş olduğundan çocuklarını şaşırtarak).

 

Romanda defalarca Atticus böylesine zorlu anlarda çocuklarının içini rahatlatıyor “şimdi endişelenme zamanı değil” diyerek. Ancak yine de endişelenecek zaman asla gelecek gibi görünmüyor.

 

Ders 4: Çocuklarına güven

 

Ebeveynliğin en zor hareketlerinden biri de çocuklarına ne zaman doğru cevabı vereceğini ya da onların bunu bulabileceğine inanacağını bilmek. Jem ve Scout bu sularda yüzebilecek yaştalar ve Atticus onların kendi yargılama güçlerini denemeleri için fırsat kolluyor. O aynı zamanda onlara güvenerek doğruyu söylüyor. “Bir çocuk sana bir şey sorduğunda, ona cevap ver tanrı aşkına!” diyor Atticus erkek kardeşine. “Çocuklar çocuktur ama kaçındığın bir şey olduğunu yetişkinlerden daha kolay anlayabilirler.” Scout ona “tecavüz”ün ne demek olduğunu sorduğunda Atticus ona biraz katı ama doğru yasal tanımını veriyor ve o da bundan memnun kalıyor.

 

Ders 5: Cesur olmak için sert olmak zorunda değilsin

 

Atticus bunu en küçük yollarla gösteriyor, mesela ailenin huysuz yaşlı komşusu, Jem ve Scout evinin önünden geçerken laf atmayı huy edinmiş Mrs Dubose. “Sadece başını dik tut ve bir beyefendi ol” diye tavsiye veriyor Atticus Jem’e. “Sana ne söylerse söylesin, senin görevin onun seni sinirlendirmesine izin vermemek.” Beklendiği üzere Atticus, Mrs Dubose’u gülücükler ve iltifatlarla silahsız bırakıp Scout’un “silahlardan nefret eden ve hiçbir savaşa katılmamış babamın şimdiye dek yaşamış en cesur adam olduğunu düşündüğüm zamanlardı böyle anlar” diyerek hayretler içinde kalmasına neden olmuştur.

Bana göre Atticus Finch o kişidir ve her ne kadar kurgusal da olsa Harper Lee onun kendi babası AC Lee’den esinlenildiğini kabul etmiştir. Monroeville, Alabama’da, AC Lee’nin avukatlık yaptığı, eski adliye binası dışında bir levha yazılıdır: 

“Atticus Finch, bir çocuğun kirlenmemiş/bozulmamış sezgisiyle güçlenmiş bir adamın bilgi ve deneyimine sahip avukat-kahraman.”
Ve işte bu niteliklerin kesişme noktasında kahraman baba Atticus Finch’in ebeveynlik felsefesinin o basit, bir o kadar zor, güzelliği: gençliğin masum iyi niyetini tehlikeli yetişkinlik alanına getirmek; dürüst, cesur, dirençli, adil ve yetkili çocuklar yetiştirmek. Zamanı gelince onların da bu değerleri kendi çocuklarına öğretmeli umuduyla.

Çeviri: Büşra Ay
Kaynak: BBC – Culture

   Atticus kollarımdan sıyrılıp yüzüme baktı. 
   «Ne demek istiyorsun?» 
   «Bu bülbülü öldürmek gibi bir şey olur, değil mi?» 
   Atticus yüzünü saçlarıma gömdü. Kalkıp da gölgelere karışmadan önce yeniden dirilmiş görünüyordu.​
Harper Lee – Bülbülü Öldürmek
Oda Kitap, s.238-240

 

Kadın

Bir kelime nasıl bu kadar çok çağrışıma sahip olabilir? Kadın… Neydi ki kadın?
    Doğar ve kız derler önce kadına. Çoğu zaman utançtır ailesi için dünyaya gelişi; bir erkek değildir çünkü, bir  aslan parçası değil. Erkeğin yanında ikinci sınıf kalır, günümüz modern(!) toplumlarında bile. Daha güçsüzdür, daha duygusaldır, daha az mantıklıdır güya kadın. O yüzden uyması gereken onlarca ahlaki kural vardır. Bir kere namus diye bir kelime vardır, görenin aklına kadını getiren. Kadındır namusunu koruması gereken, namuslu kalması gereken, namus uğruna ezilen, eziyet gören, canından olan. Beyaz giyse söz olur, mini giyse orospu olur, makyaj yapmasa çirkin olur, sesli gülse ayıp olur. Kadın ne yapsa olay olur! Peki tüm bunlar neden olur? Daha güçlü, daha mantıklı, daha üstün erkek karşısında ihtiyacı var mıdır gerçekten tüm bunlara dikkat etmesine?
   
 Babasının yüzünü gülümsetebilseydi kadın dünyaya açtığında gözlerini, sadece varlığı bile ailesinin gururu olabilseydi kadının da, acaba ben de gidebilecek miyim okula derdi olmasaydı, oyun yaşında gelin gitmeseydi kocaman amcalara, daha kendi annesine mızlanmaları bitmeden kucağındaki bebeğini susturmak olmasaydı derdi, iş aradığında yan gözle bakılan, ekonomiyi altüst eden olmasaydı kadın, giydiği kıyafetin rengi, uzunluğu bu kadar dert olmasaydı, kocasının eline bakan olmak zorunda olmasaydı kadın; evin bir tanecik direği olmasaydı, ev dediğin, yuva dediğin iki ayaklı olsaydı, kadın ve erkek; şiddet dediğin hak ettiği olmasaydı kadının, gerektiğinde atılmaz; gerekmeseydi erkeğin bir fiske atması, ayrılınca bir kadın yüz karası olmasaydı elalemin gözünde, her sokakta yürüyebilseydi özgürce istediği saatte, evine dönerken bindiği minibüste tek başına kalmak hayatına mâl olmasaydı kadının, biri görür de tahrik olur diye düşünmeden kahkahalar atabilseydi kadın çok mu kötü olurdu dünya? Yoksa tüm bunlar böyle olmadığı için mi kötü zaten?

Ah kadın…
Acı neden hep sana yakıştırılır ki?
Daha güzel bir dünyada mümkün müydü Özgecan ve nicelerinin gülebilmesi, koşabilmesi hayallerinin peşinden?

Neden mi harika dünya?

            

    Pek çoğunuz What A Wonderful World şarkısını, Louis Armstrong’tan defalarca dinlemiştir ve inanmak da istemiştir dünyanın harikalığına aklında onu dürtüp duran pek çok soruya rağmen. Bunları duymuşçasına bir konuşma yapmış Louis bu videodaki kaydından önce, tüm bu sorular hakkında. Bugün karşılaştım ve sözlerine hayran kaldım.

   “Aranızdan bazı gençler bana şöyle diyor “Hey babalık, ne kastediyorsun “Ne Harika Bir Dünya (What A Wonderful World)” derken? Her yerde süren tüm bu savaşlara ne diyorsun? Onlar da mı harika? Peki ya açlık ve kirlilikten ne haber? Onlar da pek harika sayılmaz.”

Pekala yaşlı babalığı bir dakikalığına dinlemeye ne dersiniz? Bence asıl kötü olan şey dünya değil, bizim ona yaptıklarımız. Ve tüm söylediğim de bak işte ne harika bir dünya olurdu eğer biz ona bir şans verseydik. Sevgi bebeğim, sevgi. Sırrımız bu, evet. Eğer daha çoğumuz birbirini sevseydi, daha çok sorunu halledebilirdik; ve bu dünya da harika bir şey olurdu o zaman. Yaşlı babalığın söylemeye çalıştığı bu işte!”

(Not: Çeviri bana aittir, herhangi bir yanlışlık veya eksiklik varsa affola.)

Konuşmanın orijinal hali: 
“Some of you young folks been saying to me: “Hey Pops, what you mean ‘What a wonderful world’? How about all them wars all over the place? You call them wonderful? And how about hunger and pollution? That ain’t so wonderful either.” 
Well, how about listening to old Pops for a minute? Seems to me, it aint the world that’s so bad but what we’re doin’ to it. And all I’m saying is see what a wonderful world, it would be if only we’d give it a chance. Love baby, love! That’s the secret, yeah. If lots more of us loved each other, we’d solve lots more problems, and then this world would be gasser. That’s what old Pops keeps saying!”