İyi ki doğdun Gamlı Prenses!

İyi ki dokundun ruhuma,
Tezer Özlü.
     Bu ülkeden bir Tezer Özlü çıktı; yaşamdan, acılardan, çocukluğun soğuk gecelerinden bir Tezer geçti. Yaşadı, her bir anı dolu dolu yaşadı; kimi zaman aşklarıyla kimi zaman da hüzünleriyle doldurarak. Coğrafya kaderdir sözüne inat tüm acıları kucakladı Tezer; ait olamadı hiçbir yere, hiç kimseye.
   Onun bu fotoğrafını çok seviyorum. Dopdolu bir özeti gibi yaşadığı kısacık yaşamın. Gencecik yüzü, buruk gülüşü, şişmiş göz altlarıyla hüznün ve mutluluğun her bir ayrıntısını barındırıyor sanki şu küçücük kare. Yüzünün bir yanı alabildiğine aydınlık, parlakken; bakışı umut saçarken diğer yanına düşen saçları ve onun gölgesi altında kalan gözünde derin bir hüzün.
 
   YKY, Eski Bahçe – Eski Sevgi öykü kitabında onu “Türk edebiyatının lirik prensesi” olarak tanımlıyor. Bugün doğum günü lirik prensesin ki kendisi doğumunu “bile bir kökünden kopma”(s.44)1 olarak görüyor. Sadece 43 yıl dayanabildiği yeryüzünde ilk günü, bir sonbahar günü. Belki de bu yüzdendir yağmurları sevişi, yağmurlara “Yeryüzünde, doğanın bana sunduğu en yakın arkadaş”(s.113)² diyerek sarılışı.
      Ferit Edgü; dostu, acılarının ortağı, “en çok ve en uzun sana inandım”3  dediği adam, Tezer’in yazdıklarını, yazarlığını şöyle tanımlıyor:  
“Kuşkusuz, bir yazarın, hiçbir zaman, hiçbir kanıta gereksinimi yoktur. 
Yazdıkları, ya yaşamla örtüşür, ya da düşlerle. 
Ya da her ikisiyle.
Burda, yaşamla örtüşen sözcüklerle karşı karşıyayız.”(s.11)1
 
     Satırlarını yaşamla doldururken kaçışı hep yaşamdandı. Çok sevdiği, izine düştüğü, intihar ettiği odasına kadar gidip ondan bir iz ararken bir nevi ruhunda kendini bulduğu Pavese’yle öyle paralel ki yaşamları; Tezer ondan bir gün sonra, 10 eylülde doğuyor aynı yıllarda olmasa da. Yine Tezer ondan 1 yıl fazla yaşıyor yeryüzünde, Pavese 42 yaşında sonlandırmışken yaşamını. Her şeye yabancı olduğu, köksüz doğduğu, ait olamadığı şu dünyada “Yabancısı olmadığım tek olgu var. O da kendi varoluşum.”(s.60)2 diyordu. O varoluş da bizi göğüs kanseri nedeniyle bir hastane odasında terk etmiş. Simav’da başlamış yersiz-yurtsuz yaşamı, Zürih’te sonlanmış; belki de dinmişti yeryüzü sancısı.
 
     Belki hiçbirimiz Tezer kadar kucaklayamayız acıyı, gülüşümüz dünyaya direnen bir sürgün olamaz ancak herkes bir kerecik de olsa okumalı onu. Okumalı ki bir kitap boyunca olsa da gidebilmeli ait olduğu her şeyden çok uzaklara, koparabilmeli tüm bağları.
     Hem zaten yaşama anlamı veren biraz da acı değil midir?
    
 “Dünyanın acısı olmasaydı taze yeşil yapraklar üzerindeki güneş ışınlarının anlamı olmazdı.”(s.60)1
 
 
 
1. Kalanlar, Tezer Özlü. YKY, Ağustos 2015.
2. Yaşamın Ucuna Yolculuk, Tezer Özlü. YKY, Ocak 2015.
3. Her Şeyin Sonundayım, Tezer Özlü – Ferit Edgü. Sel Yayınları, 5.baskı.

“Bülbülü Öldürmek”ten Neler Öğrenebiliriz?

David G Allan Harper Lee‘nin klasik haline gelmiş romanı “Bülbülü Öldürmek“ten ebeveynlerin alabilecekleri derslere bakıyor. 
Bülbülü Öldürmek romanı, ilham veren; adalet, eşitlik ve vatandaşlık haklarıüzerine hoş bir şekilde yazılmış dersleri nedeniyle Amerikan sınıflarının demirbaşıdır. Ancak çocuğunuz bu klasiği eve getirmeden çok önce sizin başucu kitaplarınız arasına katılmalı çünkü temelinde Bülbülü Öldürmek, mahkeme salonu olaylarından kesitlerle bölünmüş bir ebeveynlik el kitabıdır.

Küçük bir kasabada avukat ve dul olan Atticus Finch, kurgunun muhtemelen en harika babası. Atticus 10 yaşındaki oğlu Jem ve onun küçük kız kardeşi Scout‘a sakin ve yaklaşımcı bir tavırla babalık yapıyor. 1930larda Amerika’nın güneyinde yaşayan bir erkeğe göre oldukça aydın biri. Çocuklarını dövmeye karşı, asla bağırmıyor ve zor sorular karşısında onlara doğru cevaplar veriyor. Onun ebeveyn olma felsefesi ve romanın konusu için en önemlisi de Atticus’un çocuklarında görmek istediği türde davranışları sergiliyor olması.

 

Bu günlerde ebeveyn olmak konusunda pek çok kitap var ve iki çocuk babası olarak çok azının harika, pek çoğunun vasat, hatta bazılarının yalnızca berbat olduğunu bilecek kadar okudum. Bu ebeveynlik rehberleri yazarın kişisel deneyimine ya da en son araştırmaya dayanıyor ama hiçbiri anne-babalık sağduyusu için edebiyata yönelmiyor. Harper Lee’nin klasik öyküsü sürükleyici bir anlatımla yoğrularak beş değerli derse değiniyor, ve bu ikisini de lezzetli ve oldukça eğlenceli hale getiriyor.

 

Ders 1: Değerlerini yaşa

 

Atticus bir kuralla yaşıyor: vicdanının rehberin olmasına izin ver. Bu yüzden davanın sorumluluğunu hikâyenin en temelinden alıyor, beyaz bir kadına tecavüz etmekle suçlanan bir siyahinin savunması. Scout, Atticus’a kasabadaki pek çok insanın suçlanan o adamı savunmanın yanlış olduğunu düşündüklerini söylüyor. Ancak Atticus “düşünceleri için saygı duyulma hakkına sahipler ama başka insanlarla yaşayabilmeden önce kendimle yaşamak zorundayım. Çoğunluğun kuralına uymayan tek şey insanın vicdanıdır.” diyerek açıklıyor. Eğer davayı kabul etmeseydi diyor Atticus “Bir daha asla beni ciddiye almanı/ önemsemeni isteyemezdim senden” diyor Scout’a.

 

Ders 2: Her hikâyenin iki tarafını da dinle

 

Bir avukat için pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde Atticus verilen herhangi bir durumda iki tarafa da bakmaya çalışıyor. Scout okulun ilk günü zaten okuma-yazmayı (Atticus sayesinde) bildiği için sorun yaşayınca, Atticus ona öğretmenin gözünden bakmasını ve bu durumun öğretmenin ders akışını nasıl bozabileceğini görmesini öneriyor.

 

Daha ciddi bir anda, Atticus romanda tecavüze uğradığı söylenen kurbanın babası, Bob Ewel, tarafından tehdit edilince çok azımızın becerebileceği bir şekilde duygusal bir kendini toplama örneği göstererek tepki vermiyor.

 

Atticus daha sonra öfkeli bir halinde Jem’e “Bir dakikalığına kendini Bob Ewell’ın yerine koyarsan görürsün. O duruşmada güvenilirliğinin son parçasını da yok ettim, her şeyden önce hiç var mıydı tartışılır. O adamın da bir şekilde kendince bir karşılığı olmalıydı, onun gibilerin hep olur… O da bunu başka birinden çıkarmalıydı ve bunun o ev dolusu çocuk yerine ben olmasını yeğlerim.”

 

Kızım öğretmenine, kardeşine, bir arkadaşına, eşime ya da bana bazen ya da günün pek çok zamanında kızabiliyor. Onunla diğer kişinin nasıl hissettiği hakkında tartışmak için durduğumuza, Atticus’un bana hep ilham verdiği gibi, birlikte yalnızca sorunu çözmüyor aynı zamanda empati de geliştiriyoruz.

 

Ders 3: Kriz anında sakinliğini koru

 

Belki de Atticus’un ebeveynliğindeki en kıskanılacak (ve gerçekte başarılması en zor) olan şey, ki yetişkin Scout’un da “fırtınalı denizleri sakinleştirecek sonsuz kapasite” olarak tanımladığı nitelik: Atticus’ın tüylerini kabarttıracak bir şey neredeyse yok.

 

Bob Ewell ona küfredip hayatını tehdit ettiğinde ve suratına tükürdüğünde Atticus’ın tepkisi sadece “Bob Ewell keşke tütün çiğnemeseymiş” oluyor. Bir kuduz köpek sokaklarında sallana sallana yürüyor ve Atticus sakin ancak etkili bir şekilde onu öldürüyor (asla atıcılığı konusunda övünmemiş olduğundan çocuklarını şaşırtarak).

 

Romanda defalarca Atticus böylesine zorlu anlarda çocuklarının içini rahatlatıyor “şimdi endişelenme zamanı değil” diyerek. Ancak yine de endişelenecek zaman asla gelecek gibi görünmüyor.

 

Ders 4: Çocuklarına güven

 

Ebeveynliğin en zor hareketlerinden biri de çocuklarına ne zaman doğru cevabı vereceğini ya da onların bunu bulabileceğine inanacağını bilmek. Jem ve Scout bu sularda yüzebilecek yaştalar ve Atticus onların kendi yargılama güçlerini denemeleri için fırsat kolluyor. O aynı zamanda onlara güvenerek doğruyu söylüyor. “Bir çocuk sana bir şey sorduğunda, ona cevap ver tanrı aşkına!” diyor Atticus erkek kardeşine. “Çocuklar çocuktur ama kaçındığın bir şey olduğunu yetişkinlerden daha kolay anlayabilirler.” Scout ona “tecavüz”ün ne demek olduğunu sorduğunda Atticus ona biraz katı ama doğru yasal tanımını veriyor ve o da bundan memnun kalıyor.

 

Ders 5: Cesur olmak için sert olmak zorunda değilsin

 

Atticus bunu en küçük yollarla gösteriyor, mesela ailenin huysuz yaşlı komşusu, Jem ve Scout evinin önünden geçerken laf atmayı huy edinmiş Mrs Dubose. “Sadece başını dik tut ve bir beyefendi ol” diye tavsiye veriyor Atticus Jem’e. “Sana ne söylerse söylesin, senin görevin onun seni sinirlendirmesine izin vermemek.” Beklendiği üzere Atticus, Mrs Dubose’u gülücükler ve iltifatlarla silahsız bırakıp Scout’un “silahlardan nefret eden ve hiçbir savaşa katılmamış babamın şimdiye dek yaşamış en cesur adam olduğunu düşündüğüm zamanlardı böyle anlar” diyerek hayretler içinde kalmasına neden olmuştur.

Bana göre Atticus Finch o kişidir ve her ne kadar kurgusal da olsa Harper Lee onun kendi babası AC Lee’den esinlenildiğini kabul etmiştir. Monroeville, Alabama’da, AC Lee’nin avukatlık yaptığı, eski adliye binası dışında bir levha yazılıdır: 

“Atticus Finch, bir çocuğun kirlenmemiş/bozulmamış sezgisiyle güçlenmiş bir adamın bilgi ve deneyimine sahip avukat-kahraman.”
Ve işte bu niteliklerin kesişme noktasında kahraman baba Atticus Finch’in ebeveynlik felsefesinin o basit, bir o kadar zor, güzelliği: gençliğin masum iyi niyetini tehlikeli yetişkinlik alanına getirmek; dürüst, cesur, dirençli, adil ve yetkili çocuklar yetiştirmek. Zamanı gelince onların da bu değerleri kendi çocuklarına öğretmeli umuduyla.

Çeviri: Büşra Ay
Kaynak: BBC – Culture

   Atticus kollarımdan sıyrılıp yüzüme baktı. 
   «Ne demek istiyorsun?» 
   «Bu bülbülü öldürmek gibi bir şey olur, değil mi?» 
   Atticus yüzünü saçlarıma gömdü. Kalkıp da gölgelere karışmadan önce yeniden dirilmiş görünüyordu.​
Harper Lee – Bülbülü Öldürmek
Oda Kitap, s.238-240

 

Birmingham’dan / Victoria Square

Birmingham‘ı özetlemek gerekirse sanat, tarih ve onca binanın arasına yeşili sığdırmaya çalıştıkları bir şehir. 1 milyonu aşkın nüfusuyla İngiltere’nin ikinci büyük şehri olmasına rağmen kaostan çok ahenkli bir kalabalık var. 
Alttaki fotoğraf Victoria Meydanı‘nda çekildi. Bu meydan, belediye sarayı ve sosyal konuta ev sahipliği yapmakla birlikte pek çok sanat eserinin de sergilendiği bir yer aslında.
Meydandaki havuzun etrafına T. S. Eliot‘ın Burnt Norton şiirinden bir alıntı oyulmuş, şöyle başlıyor. “And the pool was filled with water of sunlight/ Ve havuz gün ışığının suyuyla dolduruldu 
And the lotos rose, quietly, quietly,/ Ve nilüferler yükseldi sessiz, sessiz
The surface glittered out of heart of light,/ Yüzü parıldadı ışığın kalbinde
And they were behind us, reflected in the pool./ Ve ardımızdaydılar, havuza yansımış olarak.*
Then a cloud passed, and the pool was empty. / Sonra bir bulut geçti, ve bomboştu havuz.
* 
Ayrıca heykelse fazlasıyla meşhur, havuz için uluslararası bir yarışma düzenlenerek seçilmiş. Prenses Diana tarafından meydan 1994’te tekrar açıldığında Hindistan doğumlu heykeltıraş Dhruva Mistry tarafından tamamlanmış. İsmi The River, ya da yerel adıyla ” Floozie in the Jacuzzi/Jakuzideki Orospu“. Bir heykel için pek hoş bir isim değil gibi ama Birmingham şehir konseyi sitesinde bile böyle geçiyor.
 
Meydanın adı tabi ki Kraliçe Victoria’ya ithafen verilmiş ve Victoria sizi bütün asaletiyle izliyor. 1901 yılında Thomas Brock tarafından yapılmış bir heykelini hayranlıkla siz de izleyebilirsiniz. 

Meydan o kadar güzel bir yerde ki şehrin tüm önemli noktalarına yürüyerek ulaşabiliyorsunuz. 1-2 dakika mesafede Birmingham Müzesi ve Sanat Galerisi var. 5-6 dakika yürüme mesafesinde Birmingham Kütüphanesi, Anıt Mezar ve Birmingham Repertory Tiyatrosu bulunmakta. 10 dakika yürümeyle şehrin meşhur kanalına ulaşabiliyorsunuz. Biraz güneş varsa ya da çok fazla rüzgar yoksa Birmingham keşfetmek için harika bir şehir!

*Çeviri: Büşra Ay

“Fareler ve İnsanlar”da “To A Mouse” Kırıntıları

     Nobel ve Pulitzer ödülleri almış Amerikalı John Steinbeck‘in, -şaşırtıcı bir şekilde- MEB 100 Temel Eser listesine girmiş Fareler ve İnsanlar romanının Sel Yayıncılık‘tan çıkmış Ayşe Ece çevirisini okudum geçenlerde. Roman, öyle hiç de ağdalı olmayan bir dil ile sade ve sıradan sayılabilecek karakterlere sahip. Romanımızın ana karakterleri, 2 tarım işçisi olan George ve Lennie. George Milton, oldukça akıllı biri. Ancak Lennie Small, soyadıyla ciddi bir zıtlık oluşturacak derecede iri bir yapıya ve kıt bir zekaya sahip. Bu iki mevsimlik işçi birlikte yolculuk edip iş arıyorlar ama her seferinde Lennie yüzlerinden başları derde girdiğinden yine yollara düşmek zorunda kalıyorlar.

     Kitabı bitirdikten sonra üzerine bir araştırma yaptığımda ilginç bir bilgiyle karşılaştım. Steinbeck, kitaba Fareler ve İnsanlar (orjinal haliyle Of Mice and Men) ismini verirken İskoç şair Robert Burns‘ün meşhur “To A Mouse” (Bir Fareye) şiirinden esinlenmiş. Burns’ün en sevdiğim şiirinin böyle bir kitaba ilham olması beni oldukça şaşırttı çünkü şiiri incelediğinizde kitapla öyle güzel ilişkilendirilebiliyor ki bir isimden daha fazlasını vermiş bu şiir Steinbeck’in kitabına. 
     “Bir Fareye” şiiri söyle bir notla başlar: “Onunla yuvasında bir sabanla karşılaşmam üzerine, Kasım 1785”. Burns, ortalığı süpürürken yanlışlıkla bir farenin yuvasını dağıtır ve kardeşinin iddiasına göre henüz sabanını bile elinden bırakmadan yazar bu şiiri. Steinbeck ise kitabının ismini şiirin sondan bir önceki kıtasında yer alan şu dizelerden alır: 
The best-laid schemes o’ mice an’ men
Fareler ve insanların en iyi düşünülmüş/hesaplanmış planları
Gang aft agley
Genellikle ters gider.
     Kitapta da olan şey tam olarak bu. Bir hayalleri var George ve Lennie’nin; küçük bir arazi alıp tavuklarıyla, tavşanlarıyla, kendi ürünlerini yetiştirerek, kendi işlerini yaparak birlikte ve özgürce yaşamak. Bu planı o kadar uzun süredir yapıyorlar ve dillendiriyorlar ki hayallerindeki o arazi işlenmiş, tavşanların yuvası yapılmış, onlara yonca toplamak için Lennie’yi bekleyen çuvalları bile hazır. Lennie olgun, yaşlı bir insan yerine masum bir çocuk tavrıyla yaşayan, davranan bir karakter. Oldukça unutkan olan Lennie, George olmadıkça konuşmamaya, onsuz başkalarıyla karşılaşmamaya özen gösteriyor başını belaya sokmamak için. Çünkü başı belaya girerse George, gelecekte onun tavşanlara bakmasına izin vermeyecek. Öte yandan George, her zaman Lennie’yi kollayan, onun başı belaya girse bile onu terk etmek yerine onunla yeniden iş aramaya koyulan bir adam. Ona bir arkadaştan çok koruyucusu gibi yaklaşıyor, kendi başına kazandığı paranın hakkını vererek ya da sağda solda çarçur ederek harcayabileceğini bilmesine rağmen. Lennie ne zaman kendini kötü hissetse, bir şeylerden korksa hemen George’tan hayallerini anlatmasını istiyor, aslında kendisi en küçük ayrıntısına kadar ezbere bilse de. Lennie bu hayal dışında yaptığı her şeyi, gittiği her yeri kolaylıkla unutuyor. Bir tek o küçük arazi hayali var unutmadığı. 
     Şiir ve roman ilişkisine geri dönecek olursak; “Bir Fareye” şiirinin özellikle son iki kıtası, romanla fazlasıyla bütünleşiyor. Öncelikle o kıtalara bir bakalım:
“But Mousie, thou art no thy lane,
Ama Farecik, yalnız değilsin
In proving foresight may be vain:
Geleceği tahmin etmenin boş olduğu konusunda
The best-laid schemes o’ mice an’ men
Fareler ve insanların en iyi düşünülmüş planları
Gang aft agley,
Genellikle boşa gider
An’ lea’e us nought but grief an’ pain,
Ve bizi ızdırap ve acıyla başbaşa bırakır
For promis’d joy!
Vaadedilen mutluluk yerine!
Still thou are blest, compared wi’ me!
Yine de sen, şanslısın bana bakılırsa
The present only toucheth thee:
Yalnızca şimdi dokunabilir sana
But och! I backward cast my e’e,
Ama ah! Benim gözlerim geriye bakar
On prospects drear!
Kederli umutlara
An’ forward, tho’ I canna see,
Ve geleceği göremem belki
I guess an’ fear!
Ama korkarım!“*

 Romanı okuyan ya da konusuna az çok hakim olan biri karakterleri bu şiire kolaylıkla yerleştirebilir gibi geliyor bana. Yalnızca şimdiki zamanda yaşayan, geçmişi her an silip geleceği umutla bekleyen farecik adeta romandaki Lennie karakteriyle bütünleşirken; geçmişin yakasını bırakmadığı, bu yüzden gelecek için tedbirler alma derdinde olan insanoğlu da George ile vücut buluyor.
     
     Belki yıllar önce okuyup unuttuğunuz, belki de sadece adını duyduğunuz sakin, sıradan bir kırsal hayatı ele alarak pek çoğumuzun hayatına dokunan; bizi, bizden birilerini bize anlatan bu romanın arka planını biraz da başlığının arka planıyla irdelemeye çalıştım. Umarım bu sayede birinizi bu kitapla tanıştırmış ya da bir sekmenizde Robert Burns yazdırabilmişimdir. 🙂

*Çeviri: Büşra Ay

If / Eğer

“If I can stop one heart from breaking,
I shall not live in vain;
If I can ease one life the aching,
Or cool one pain,
Or help one fainting robin
Unto his nest again,
I shall not live in vain.”

– Emily Dickinson

“Eğer engel olabilirsem kırılmasına bir kalbin,
Beyhude yaşamış olmayacağım;
Eğer hafifletebilirsem ağrısını bir yaşamın,
Yatıştırabilirsem bir acıyı,
Ya da yetişebilirsem yardımına bir ardıç kuşunun
Ulaşması için yuvasına yeniden,
Beyhude yaşamış olmayacağım.” *

*Çeviri: Büşra Ay

Bir Küçük Edebiyat Aşkına

     Yaz günlerinin sıkıcılığını azaltmak için kendime yeni bir uğraş edindim şu günlerde, bir edebiyat sayfası. Ancak bu sayfada İngilizce paylaşımlar yapıyorum dünya edebiyatından, kendi okuduklarımdan seçtiklerimle. Edebiyata ya da İngilizceye biraz olsun ilgiliyseniz bir göz atmak isteyebilirsiniz: https://www.facebook.com/literatureinenglish
     Eh, edebiyattan bahsetmişken edebiyat ve müziğin birleştiği güzel bir şey önereyim size.
Sözler Ben Jonson’ın “Song to Celia” şiirinden, yorum da Johnny Cash’ten.
Keyifli dinlemeler! 🙂

Tanrının Harfleri

”     Tanrının harfleri olmasaydı, hiçbir kadın hiçbir erkeğe, hiçbir erkek hiçbir kadına bir tek sevgi sözü söyleyemezdi. Deniz köpüklenmezdi. Çiçeklere rayiha yürümezdi. Serçeler güneşten önce doğmazdı. Ağaçlar şarkı söylemezdi. Dünyanın bütün dillerinden yapılmış bir dil, kirpiklerin hevesini parmakta mucizeye çevirmezdi. Beden arzu etmezdi. Hayvanların gözlerinden merhamet duygusunu öğrenemezdi insan. Keder olmazdı. Zaman, doğumla ölüm arasında cümle kuramazdı. Evlerin pencereleri dışarı açılmazdı. İnsanlar birbirlerine gözyaşı boncuklarından armağanlar sunmazdı. Dünyamıza akşamlar gelmezdi. Uykular bizi her sabah yeniden doğurmazdı. İnsan, ayrılığa şiirler söyleyemezdi. Hazla hüzün arasında salkım çiçekler açmazdı dünya.
     Tanrının harfleri olmasaydı, insanın ilk çığlığı dünyayı tutmazdı. Aldığı soluk öldürürdü herkesi. Sonsuzluk olmazdı. Ölümü gördükten sonra kimse kimseyi sevemezdi. Üzümün güneşinden şarap kandilleri yapamazdı insan. Hayal olmazdı. Hatıra olmazdı. Yeryüzü beşiğinde gökyüzü uyumazdı.

     Doğanın kalemiyle doğanın kağıdına şiirler yazamazdı insan.

2012-2013

Şükrü ERBAŞ
Tanrının harflerini düşünürken bir huzurlu melodi eşlik etsin size. Bu yazıya ekleyebileceğim tek şey bu:

Bir çırpıda okumalık: Satranç

   Bu kitaptan önce yazarından, en azından hayatını nasıl sonlandırdığından bahsetmeden olmaz.
Stefan Zweig, vatansever bir sanatçıydı; yani en azından 1. Dünya Savaşı başlarında öyleydi diyebiliriz. 20 yüzyıl Avrupa edebiyatını biraz gözden geçirecek olursanız, savaşın başlangıcında pek çok sanatçı bu coşkuya kaptırmış kendini ve savaşı destekler nitelikte eserler vermiştir. Ancak savaşın sonlarına doğru ve 2. Dünya Savaşı yaklaşırken tüm bu coşku yerini umutsuzluğa bırakmış, Zweig’de de olduğu gibi. Ülkesini -Avusturya’yı- terketmek zorunda bırakılan bir insanın ne kadar umudu kalabilirdi ki? Öyle bir umutsuzluk ki Zweig”te baş gösteren, Avrupa’nın geleceğine dair inancı kalmadığı için aşırı doz uyku hapı alarak eşiyle intihar ediyor “Birinin altmışıncı yaşından sonra yepyeni bir başlangıç için sıradışı güçler gereklidir. Benim sahip olduklarım yıllar boyu yersiz, yurtsuz gezinmekten tükenmiş halde. Bu yüzden zihinsel emeğin en saf haz ve kişisel özgürlüğün dünyadaki en yüksek iyilik olduğu bir hayatı sürdürmüş olarak; güzel bir zamanda, dimdik bitirmenin daha iyi olduğunu düşünüyorum.” diyerek. 
   Hayatı bile yeri geldiğinde bitirmenin doğal olduğunu düşünen bir sanatçının son eseridir Satranç. Can Yayınlarından çıkan baskının kapağı çok şey anlatıyor aslında eser hakkında. Zihni siyah beyaz 64 kare ve 32 taşla bambaşka bir boyuta ulaşmış bir adamın öyküsü. Biraz gerilim, biraz merak uyandıran bir kitap. İçeriği hakkında fazla bir şey söyleyip tadını kaçırmak istemem ancak dönemin Avrupa toplumu öyle güzel işlenmiş, öyle güzel sığdırılmış ki bu 100 sayfayı geçmeyen kitabın karakterlerine; insan, bitirmeden bırakamıyor elinden kitabı.   

“… bir insan kendini ne kadar sınırlarsa, öte yandan sonsuza o kadar yakın olur.” 

(Stefan Zweig – Satranç)

(Not: Stefan Zweig’in intihar notunu İngilizceye çevrilmiş metninden Türkçeye çevirdiğim için çok edebi, yoğun anlamlı bir sonuç çıkmamış olabilir, affınıza sığınıyorum. )

Ah dedirten Şiirler

   Bir gece can sıkıntısıyla giderse eliniz kitaplığınıza ve bunu görürseniz mutlaka çekip alın onu oradan. Sıkıntınız geçer mi daha mı hüzünlenirsiniz bilemem ama edebi olarak tatmin olacaksınız o sayfalar arasında.

  Çiçekli şiirler yazmak isteyen güzel kadın, Didem Madak. Erken veda etmiş belki buralara ama harika dizeler bırakmış bizlere gitmeden.

Mesela, “Ah’lar Ağacı“nda diyor ki,

Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
Su sızdırıyor çatlaklarından.” 

Parçala hayatı, paramparça yap ve kalk tüm gücünle birleştirmeye çalış o parçaları. Aynı olmuyor ki. Yine gülüyorsun, seviyorsun belki ama hep eksik oluyor, eskisi gibi olamıyor. Gülüşlerin buruk oluyor acılarının, yaralarının sızılarıyla.


İlerledikçe ancak böyle bir kadının eseri olabilecek dizeleri geliyor,

Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
Çoktandır öksüz olan mutfakta
Buğulandı ve ağladı camlar,
Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.

Her gün girdiğimiz mutfakları ağlatıyor, gözyaşlarını da bir mendil yerine perdeleri kuruluyor bir başına kalmış mutfağın. Bu dizelerden sonra kimin hayatında domates çorbası sıradan kalabilir ki?

Kitap bitmeden “Paragraf Başı” diye bir şiir başlıyor son sayfalarda. Her dizesi bambaşka bir tat veriyor bu şiirin.
Yalnız bırakma beni bu paragrafın başındadiyor Didem. Hayata, gözyaşlarına yalnız direnirken bir paragraf başında güçsüz, kimsesiz hissediyor bazen insan.
Dizelerde şarka yolculuk ediyoruz ve kadınlarını şöyle anlatıyor:

Sürmeleri ne karaydı kadınların
Herkesi bir yere sürer ya dünya
Gözlerine sürülmüştü orada kadınlar.

Şu kareyi hatırlatıp sızlatıyor içimi kadın.