788 views

Zombi Çocuklar

Televizyon Tarafından Hipnotize Edilmiş Çocuklar

“Aptal Kutu” isimli serim teknoloji aşkımızın karanlık yönünü keşfetmeyi umuyor. Bu proje için televizyon izleyen çocukların fotoğrafını çektim. Fotoğraflarım, televizyon tarafından zapt edilmiş çocukların boş-ifadesiz bakışlarını gösteriyor. 
Brooklyn civarındaki çevremde yaşayan bu çocuklar 3-4 yaşlarında. Umarım bu resimler teknolojinin çocukların yaşamlarındaki rolü hakkında bir diyaloğa girmeye sebep olur.
Biliyorum, bir anne olarak belli bir derecede tekno-paranoyam var. Ekranların önünde geçirilen ne kadar zaman öğrenme ve hayal güçlerine faydalı?

Çeviri: Büşra Ay
Kaynak: http://www.boredpanda.com/idiot-box-cassidy/

İnci Küpenin Ardındaki Gizem

     Johannes Vermeer’i tanımasanız bile onun meşhur “İnci Küpeli Kız”ını mutlaka görmüşsünüzdür. 17. yüzyılda yaşamış Hollandalı bir sanatçı olan Jan’ın günümüze ulaşabilmiş eserlerinin sayısı kırkı geçmese de her biri beğeni kazanmış ve sanat tarihine önemli katkıları olmuş. Vermeer kariyerine mitolojik ve İncil’den esinlenmiş büyük ölçekli çizimlerle başlamış ancak daha sonra günlük hayata yönelmiş. Sanatçının en çok beğeni toplayan yönü ise ışığı resimlerinde yansıtmadaki ustalığı.
     “İnci Küpeli Kız”, Johannes’in ününü aşmış; bir resim olarak beğeni toplamasının yanı sıra resmin arkasındaki hikayenin gizemiyle de ilgi toplamış. Kim bu kız? Vermeer neden onu resmetmek istedi? 17. yüzyıl Avrupasına göre fazlasıyla sade kalan bir elbise ve saçlarını abartılı buklelerle gözler önüne sermesi beklenirken mavi bir türbanla saran bu kız kim? Tüm bu sadeliğinin, aykırılığının yanında kulağındaki büyük inci küpe, bir gösteriş merakından ziyade görüntüsüne bir ışık, nemli dudaklarıyla uyumlu bir parlaklık olması için kullanılmış sıradan bir tamamlayıcı mı?

     Bu sorular, Johannes’ten bir cevap alamamış ve belki de bu yüzden, resmin gizemi yüzyıllar boyu insanları büyülemiş. 2003 yapımı, eserle aynı isimli “İnci Küpeli Kız” filmi bir belgesel niteliğinde olmasa da tablonun uyandırdığı duygularla kurgusal bir cevap olmuş bu sorulara. Filmin hikayesi Tracy Chevalier’in tablodan etkilenerek yazdığı romanına dayanmakta. Meşhur tablonun öznesi ise filmin çekimlerine başlandığı zamanlar 17 yaşında olan Scarlett Johansson tarafından canlandırılmış.
     Vermeer’in sosyal çevresi, ailesi, bulunduğu yer ve yaşadığı döneme sadık kalınarak kurgulanmış filmde İnci Küpeli Kız, babası kör olup iş yapamaz hale gelince bu ailede hizmetçi olarak çalışmak zorunda kalan Griet. Oldukça sakin ve çalışkan bir karaktere sahip olan Griet, dönemine göre aykırı ve cesur davranışlar sergilemekte. Eşinin bile girmeye çekindiği stüdyonun temizlik görevi Griet’e kaldıktan sonra Vermeer, kızın içgüdüsel olarak resimleri, renkleri yorumlayabildiğini farkedip her fırsatta onunla çalışma fırsatı yaratıyor. Griet’in cesur yorumları ve katkılarıyla her geçen gün hayrete düşen Vermeer, onu hizmetçileriyle kötü bir şöhrete sahip olan sadık alıcısına vermek yerine yeni resminde Griet’le çalışmak istiyor.
     Tablonun her bir ayrıntısını temellendiren olaylardan oluşan bu film, tabloyu gördükten sonra hissedilen merak duygusunu yatıştırmakla birlikte küçük bir sosyal çevrede dönemi ele alışıyla da görülmeye değer. Her yönüyle hayatına, ondan beklenilenlere aykırı bir kadın, bir birey olan Griet’i öznesi yapan, ondaki ışığı gören ve çevresindekilerle paylaşamadığı sanatsal sancılarına hizmetçisinden cevaplar alan Vermeer’i bu filmden sonra hep buruk bir gülümsemeyle hatırlayacaksınız.

Neden bir klasik Emma?

   

    Günlerdir Jane Austen‘ın Emma‘sı var elimde. Kitaba başlar başlamaz öyle hemen kaptıramadım kendimi ne karakterlerine ne de konusuna. Peki neydi Emma’yı klasik yapan? 21. yüzyılda bulamadığımız o şey neydi Austen’da bulunan?
     Kitabın en büyük özelliği roman türünün ilklerinden, öncülerinden olması. Emma, 1815‘te Austen’ın ömrünün sonlarına yakın yazdığı bir roman. İlk romanlardan biri olarak kabul edilen Don Quixote‘un 1605-1615 yılları arasında yazıldığını düşünürsek, 1800ler roman türünün yeni yeni isimlendirilip ayrı bir edebi tür olduğunun belirtilmeye başlandığı zamanlar olarak görülebilir. 200 yılda temelini ancak oturtmaya başlayan romanın, edebi türler arasına yeni yeni girişi öyle çok da görkemli olmamış. Aristokrat ya da soylu sınıf bu türü okuma öğrenmiş orta sınıf insanların boş, gereksiz uğraşları olarak görmüş. Jane Austen tam da böyle bir dönemde hepsine karşı durup bir kadın olarak, bir yazar olarak kalemiyle kazanmanın peşine düşmüş. Orta sınıfın alt tabakalarında yaşayan ailesinin tek kurtuluşu kızlarının zengin biriyle evlenişi olmasına rağmen hiç evlenmemiş, tüm hor görmelere karşın yazmayı sürdürmüş ve öncü olmuş Austen.
     Peki neden roman türü soylu sınıf tarafından öyle çabuk kabullenilemedi? Çünkü yenilikçiydi, başkaldırıcıydı, farklıydı. Roman türü realizmle birlikte yoğrulup ortaya çıkmış, orta sınıfı kendi sakin, olağan yaşamı içerisinde sunmayı amaç edinmiş bir türdür. Önceki dönemlerde kullanılan güçlü doğaüstü yaratıklar, süslü saraylar, görkemli kralların ya da kahramanların maceraları yerine orta sınıfın – burjuvanın – gerçekliğinin peşine düşmüş roman.
     Steventon köyünde doğmuş sakin, basit bir hayat yaşayan ve“Güzel bir günde gölgede oturmak ve yeşillikleri seyretmek en mükemmel rahatlama yöntemidir” diyen Jane Austen da bu sakinliği, sadeliği kendi döngüsü içerisinde anlatmak istemiş romanla. Emma da bu yazarın kendisi gibi İngiltere’nin sakin bir kasabasında doğup büyümüş Emma Woodhouse’un yaşadıklarını anlattığı eseri. Emma, annesini erken yaşta kaybetmiş, çevresine göre bilgili ancak biraz fazla şımartılmış bir genç kız. Evlenen bakıcılarının kendilerini bırakıp evlendiği için üzüldüğünü düşünen, biraz fazla bencil, dünyanın kendi etrafında döndüğünü düşünen bir babası var Emma’nın. Emma’nın en büyük eğlencesi ise “çöpçatanlık”, Knightley -eniştesinin kardeşi- her ne kadar bu konuda Emma’nın şanslı tahminler yapmaktan öte bir başarısı olmadığını düşünse de. Roman Emma ve onun küçük tanıdık çevresi arasındaki evlilikler, insan ilişkileri, ahlaki çelişkiler üzerine olaylarla ve Emma’nın sınıflar ve kurallarla dolu bir toplumdaki çok da bunlardan rahatsız olmayan bir kadın olarak yaşadığı değişimle çok öyle heyecanlandırmadan, ara ara merak ettirerek geçiyor.
     18-19. yüzyıl İngiltere’si Endüstri Devrimi, Fransız ve Amerikan Devrimi gibi önemli olayların etkileriyle uğraşırken, toplumda işçi sınıflarının oluştuğu, köyden kente göçlerin başladığı ciddi değişikler yaşanırken Austen romanında hiçbirine dokunmadan Highbury’nin huzurunda sürdürüyor olayları. Tarih kitaplarındaki kan, sömürge, sömürülen kadın ve çocuk işçiler, sanayinin getirdikleri ve götürdükleri gibi şeylerle görmekten sıkıldıysanız İngiltere’yi, hala adabımuaşeret kurallarıyla dopdolu konuşmalara tanık olmak için sakin bir kırsal yolculuğa çıkmayı deneyebilirsiniz Emma’yla.