ve sevgiye inandılar.

     Bir albüm var, OnnoTunç Şarkıları isminde; Onno Tunç’a saygı albümü olarak hazırlanmış. Sezen‘den Şebnem‘e, Levent‘ten Sertab‘a herkes toplanmış; enfes bir şey hazırlamışlar. 

     2007’de hazırlanmış bu albümden neden şimdi bahsediyorum peki? Albümde bir de Mor ve Ötesi yorumu var, şarkının ismi 1945. Şarkıyı daha önce Sezen de yorumlamış ancak Mor ve Ötesi yorumu daha başka etkiledi beni. İsminden anlaşıldığı üzere şarkı o yıl Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombaları sonucu parçalanan hayatları, yarım kalmış çocuklukları anlatıyor. Bugün denk geldi ve tekrar dinlediğimde şarkının o tarihteki acıların ötesine dokunduğunu hissettim. 
 
Sene bin dokuz yüz kırk beş onlar da hep insandılar,
ve sevgiye inandılar ve saygıya inandılar 
senin gibi… benim gibi…”
       Ölümlerin sayılar ve istatistikler ötesine geçemediği, ölenlerin insanlar olduğu gerçeğini unuttuğumuz şu karanlık dönemde insanlığı yeniden hatırlatır gibi bir şarkı. Her gün üzerine bombalar yağan çocuklar, anneler, babalar; evler, yataklar, oyun parkları, okullar; umutlar, hayaller, geleceklerle dolu. Her gün sayısız çocuk kaybettiği babası, ablası, komşusuyla birlikte kocaman bir parçasını yitiriyor kalbinde, umudunu. Her gün sayısız insan gülümseyerek başladığı günü yapayalnız bitiriyor.
“Gel asırlardan uzan da tut ellerimi sımsıcak.
Yoksa bendeki çocuk da böyle çaresiz kalacak.
Öfke ile beslenen çocuklar yalnızdırlar 
ve ümitleri çiceklerden, acıları tarihlerde.” 

     Çözüm nedir bilmiyorum ama sevgiye inanmaktan zarar gelmez. Tolstoy, “İnsan Neyle Yaşar?”da da cevabı onda buluyordu:

 “İnsanlar sadece kendi hayatları için kaygılandıkları, kendilerini kolladıkları için yaşar sanırdım, oysa onları yaşatan tek şey sevgiymiş.”

Sevgiye, umuda, güzel günlere…
 

Birmingham’dan / Victoria Square

Birmingham‘ı özetlemek gerekirse sanat, tarih ve onca binanın arasına yeşili sığdırmaya çalıştıkları bir şehir. 1 milyonu aşkın nüfusuyla İngiltere’nin ikinci büyük şehri olmasına rağmen kaostan çok ahenkli bir kalabalık var. 
Alttaki fotoğraf Victoria Meydanı‘nda çekildi. Bu meydan, belediye sarayı ve sosyal konuta ev sahipliği yapmakla birlikte pek çok sanat eserinin de sergilendiği bir yer aslında.
Meydandaki havuzun etrafına T. S. Eliot‘ın Burnt Norton şiirinden bir alıntı oyulmuş, şöyle başlıyor. “And the pool was filled with water of sunlight/ Ve havuz gün ışığının suyuyla dolduruldu 
And the lotos rose, quietly, quietly,/ Ve nilüferler yükseldi sessiz, sessiz
The surface glittered out of heart of light,/ Yüzü parıldadı ışığın kalbinde
And they were behind us, reflected in the pool./ Ve ardımızdaydılar, havuza yansımış olarak.*
Then a cloud passed, and the pool was empty. / Sonra bir bulut geçti, ve bomboştu havuz.
* 
Ayrıca heykelse fazlasıyla meşhur, havuz için uluslararası bir yarışma düzenlenerek seçilmiş. Prenses Diana tarafından meydan 1994’te tekrar açıldığında Hindistan doğumlu heykeltıraş Dhruva Mistry tarafından tamamlanmış. İsmi The River, ya da yerel adıyla ” Floozie in the Jacuzzi/Jakuzideki Orospu“. Bir heykel için pek hoş bir isim değil gibi ama Birmingham şehir konseyi sitesinde bile böyle geçiyor.
 
Meydanın adı tabi ki Kraliçe Victoria’ya ithafen verilmiş ve Victoria sizi bütün asaletiyle izliyor. 1901 yılında Thomas Brock tarafından yapılmış bir heykelini hayranlıkla siz de izleyebilirsiniz. 

Meydan o kadar güzel bir yerde ki şehrin tüm önemli noktalarına yürüyerek ulaşabiliyorsunuz. 1-2 dakika mesafede Birmingham Müzesi ve Sanat Galerisi var. 5-6 dakika yürüme mesafesinde Birmingham Kütüphanesi, Anıt Mezar ve Birmingham Repertory Tiyatrosu bulunmakta. 10 dakika yürümeyle şehrin meşhur kanalına ulaşabiliyorsunuz. Biraz güneş varsa ya da çok fazla rüzgar yoksa Birmingham keşfetmek için harika bir şehir!

*Çeviri: Büşra Ay

People’s History Museum / Kadınlar için Oy

     Önceki gün Manchester’a yaptığım küçük gezide harika bir müzeyi gezme fırsatı buldum: People’s History Museum (İnsanlık Tarihi Müzesi). Müze hakkında kısaca bilgi verecek olursam; iki ana kısımdan oluşmakta ve bunlar tarihlere göre ayrılmakta. İlk kısım 1945’e kadar insanlık tarihinin önemli fikirleri ve akımlarını kapsamakta. Birinci kısım dört ana bölgeye ayrılmış; devrim, yenilikçiler (reformcular), işçiler ve oy verenler. İkinci kısım ise 1945 sonrasını kapsamakta ve üç ana kısımda oluşuyor; vatandaşlar, pankartlar ve tekstil koruma keşif alanı.
    İlerleyen zamanlarda fırsat buldukça müzenin ayrıntılarından bahsedeceğim ancak bugün en çok dikkatimi çeken ve daha yeni bu konuyla ilgili bir filmi (Suffragette, 2015) keşfetmişken müzede gördüğüm bir alandan bahsetmek istiyorum. Oy Verenler kısmının “Kadınlar için Oy” alanında kadın hakları savunucularının eşyaları, mücadeleye dair pankartlar ve yaptıkları işlere dair bilgiler bulunmakta.

  • “Kadınlar için Oy” kuşağı (en üsttekiler) / 
  • Prenses Sophia Alexandra Duleep Singh “The Suffragette” gazetesini satıyor (sol-ortada) / 
  • Büyük Vatansever Buluşması broşürü 1915/ 
  • Kadınlara Oy Hakkı rozetleri/ 
  • Holloway broşu (hapse girip çıkan kadın oy hakkı savunucularına verilirdi)/  
  • Hapse Atılmış Kadınlara Oy Hakkı Sağlama Liderleri Kartpostalı 22 Mayıs 1912 (siyah, Pankhurst, Bayan ve Bay Pethick-Lawrence fotoğraflarından oluşuyor) / 
  • Kadınlar İçin Oy Toplantı Çağrısı (Pazar, 15 Haziran 1906 -en sağda) 
 “Believe and You Will Conquer (İnan, Başaracaksın)”
 
     WSPU (Women’s Social and Political Union) Emmeline Pankhurst ve kızları tarafından 1903’te kurulmuş ve yalnızca kadınları kabul etmiş bir birlik. Kadınların eşit oy kullanma hakkını elde etmek için mücadeleden kaçınmamış, üyeleri hapse atılıp açlık grevine kadar vardırmış eylemlerini isteklerini duyurmak için. Pankart, şu an solmuş olsa da, birliğin renklerinden yapılmış; mor, saygınlığı;yeşil, umudu ve beyaz, saflığı temsil etmekte. 

Hannah Mitchell’in mutfağı 
     Hannah Mitchell bölgesel çalışan bir politikacı, yenilikçi ve ev kadınıydı. Mutfağında ise ev işlerini yürütürken verdiği mücadelenin izleri, ikisini bir arada yürütürken çektiği zorlukları görebiliyorsunuz. Şu masa ise yaşadığı hayatı çok kısa ve güzel bir şekilde özetliyor. Ekmek, yumurta, süt ve kadınlar için oy hakkı. Yaşamını sürdürürken derdi karın doyurmak ve haklarına kavuşmak için mücadele vermek olan bu kadına bir de gelip kendi masasından bakmak için harika bir fırsat sunmuş People’s History Museum.
 
Mrs. Pankhurst’, ‘Mrs. Pethick-Lawrence’ and ‘Mr. Pethick-Lawrence – See more at: http://collections.museumoflondon.org.uk/online/object/290388.html#sthash.6uczkVPs.dpuf
Mrs. Pankhurst’, ‘Mrs. Pethick-Lawrence’ and ‘Mr. Pethick-Lawrence – See more at: http://collections.museumoflondon.org.uk/online/object/290388.html#sthash.6uczkVPs.dpuf
Mrs. Pankhurst’, ‘Mrs. Pethick-Lawrence’ and ‘Mr. Pethick-Lawrence – See more at: http://collections.museumoflondon.org.uk/online/object/290388.html#sthash.6uczkVPs.dpuf

Mrs. Pankhurst’, ‘Mrs. Pethick-Lawrence’ and ‘Mr. Pethick-Lawrence – See more at: http://collections.museumoflondon.org.uk/online/object/290388.html#sthash.6uczkVPs.dpuf

Güzellik de Sevdaya Dahil

 İrlandalı şair ve filozof John O’Donohue, “Beauty: The Invisible Embrace(Güzellik: Görünmeyen Kucaklama) kitabında güzelliğin sınırsızlığı; müzik, aşk, ölüm gibi bambaşka alanlarda bile insan ruhunda güzelliğin yattığından bahsediyormuş. Kısa alıntılarla kitabın içeriği hakkında bilgi veren ve sizi bambaşka yerlere sürükleyen bir yazıda oldukça ilginç noktalar çarptı gözüme. Güzellik, aşk ve Eros üzerine O’Donohue’un birkaç görüşünü paylaşmak istiyorum.
 
Güzelliğin en eski ve temel kanıtı, John O’Donohue‘ye göre, Eros – özlem ve aşk, mesafe ve arzu arasındaki gücü toplayan ölümsüz güç:
 
“Çekimle/İlgiyle gelen hoş bir başıboşluk/düzensizlik vardır. Kendinizi birinden fazlasıyla etkinlenmiş bulduğunuzda, yavaş yavaş hayatınızı düzenleyen çerçevelerin kontrolünü kaybetmeye başlıyorsunuz. Aslında, onun yüzü daha net bir odak noktası olunca hayatınızın büyük bir kısmı bulanıklaşır. Amansız bir mıknatıs tüm düşüncelerinizi ona doğru çeker. Nerede olursanız olun, kendinizi özleminizin ufku olmuş kişiyi düşünürken bulursunuz. Birlikte olduğunuzda, zaman acımasızca akar gider. Her zaman çok çabuk geçer. Ayrılır ayrılmaz da saatleri sayarak bir sonraki buluşmayı iple çekersiniz. Onun varlığının manyetik çekimi sizi hoş bir şekilde çaresiz bırakır. Kısa bir zaman önceye kadar tanımadığınız bir yabancı zihninizi işgal etmiştir, varlığınızın her bir yapısı daha yakın olmak için can atar.
Air de Capri”, Wegener Gerda.
 
Peki farklılıkların rolü nedir bir aşkta? John O’Donohue diyor ki:

“Ciddi farklılıklar bizi ayırabilir ancak bizi birbirimize iten şeyler de tam olarak bunlardır. Bu sanki birlikte bir varlık kurmak gibidir, sanki her birimiz başka birinin aradığı bir dilin yarısına sahibiz. Birbirimize yaklaşıp bir olduğumuzda yeni bir akıcı dil canlanır. Kayıp bir dünya kendini bulur kelimelerimiz yeni bir döngü kurduğunda. Birbirimize gereksinimimiz kendi çekim ilişkisinde heyecan verici ve baş döndürücüyken olağandışı bir şekilde karmaşık ve hassas olduğu için inceliksiz bir şekilde ele alındığında dayanılmaz bir acı getirebilir. Birbirimizde en delice hayallerimizin ötesinde olasılıklar uyandırabiliriz. Birlikteliğin konuşması temel ve aslında sürekli bir konuşmadır. Binlerce yıllık insan iletişimine rağmen, hepsi yeniden/farklı bir şekilde başlar; sanki bu, iki insanın aşık olduğu ilk zamanmış gibi. Karşılaşmalarının gücü gerçek bir arınmadır ve Eros’un gücüyle birbirlerindeki güzelliği keşfederler. Eros’un gücünü yayarak birbirlerindeki güzelliği keşfederler. Birbirlerine dair mesafeyi aşarak, hiçbir şeyin tahmin edilemeyeceği ve neredeyse her şeyin beklenildiği/umulduğu tüm ilkel yankıları uyandırmaya başlarlar.”
“Artist in Love”, Adrian Borda

Çeviri: Büşra Ay
Kaynak: https://www.brainpickings.org/2015/09/21/john-odonohue-beauty-love-desire/

Lütfen adam olun!

Şu günlerde adam olmak isteyen, kadınlığı aşağılayan ve kendilerini kafalarında yarattıkları yüce bir türe addedenlerle doluyken ekranlarımız güzel bir çağrıya denk geldim. “Lütfen adam/erkek olun” diyor bir kadın berlin-artparasites sayfasında. Adam olun ama nasıl bir adam? Şöyle diyor Rebecca:

Lütfen adam olun;

Bir kızla gününün nasıl geçtiğini gerçekten merak ettiği, nasıl hissettiğiyle ilgilendiği; zihninin, duygularının, korkularının, hayallerinin, tutkularının ve düşüncelerinin derinliklerini bilmek istediği için konuşan bir adam,
Bir kızı sadece yaşadığı stresi bilmenin sizi ona her şeye bir ara verdirmeye ittiği için dışarı çıkaran bir adam,
Onunla -kendinin haklı olduğunu bildiği için değil- zihnini ihtimallere ya da kalbinin kabul etmeye dayanamayacağı gerçeklere kapattığını düşündüğü için tartışan bir adam,
Ona tüm dünyaya inancını kaybettiğinde hayatı, başarıyı, denemeleri ve en önemlisi başarısızlıkları kabul etmesi için yardım eden bir adam,
Neşe ve sevildiği insanların birlikteliğinin hayranlığını hissettiği anlarda gözlerindeki parıltıyı gören bir adam,
Onu mutlu görmenin mutluluğu sizde de yayıldığı için onda gördüğü parıltıya gülümseyerek karşılık bir adam,

Ne kadar küçük olursa olsun başarı anlarını paylaşan ve karanlık, zorlu anlarda yardım etmesine izin veren bir adam,
Kalbin gerçekleri kabul edemez ve zihnini olasıklara kapatırken onun argümanlarını dinleyen bir adam,
Korkularını, hayallerini, fikirlerini, tutkunlarını, en derin düşüncelerini ve gerçek amaçlarını onunla paylaşan bir adam ol!
Lütfen böyle bir adam ol!

-Rebecca Uy

Çeviri: Büşra Ay
Kaynak: https://www.facebook.com/berlinartparasites

Ashes and Snow

      Tüm koşuşturmalarınızdan, endişelerinizden kaçmak için 1 saat 2 dakikalık harika bir deneyim önermek istiyorum: Gregory Colbert‘in şiir gibi görüntülerle insanı doğanın kucağın bıraktığı, “Ashes and Snow” filmi.


   Aslında “Ashes and Snow” uzun zamandır sürdürülen fotoğraf, film, müzik içerikli bir projenin ismi ve amacı da insana doğanın dışında değil, doğanın bir parçası olduğunu yeniden keşfettirmek. Bu proje kapsamında dünyanın pek çok farklı yerinde doğayla bütünleşmiş insan görüntülerinden oluşturulmuş uzun metrajlı bir film, iki de kısa film, bir de roman bulunmakta. Doğada savunmasızlıktan çok doğayla kucak kucağa insanları görmek ruha inanılmaz bir dinginlik veriyor. Ayrıca filmin müzikleri de görüntüyle bütünleşerek muazzam bir deneyim yaratıyor.

“Önemli olan sayfada ne yazdığı değil,
Önemli olan, kalpte ne yazdığı.
Bu yüzden yak harfleri
Ve küllerini kara serp
Nehrin kıyısında.
Bahar geldiğinde, karlar eridiğinde
Ve nehir yükseldiğinde
Nehrin kıyılarına geri dön
Ve mektuplarımı gözlerin kapalı olarak tekrar oku.
Kelimelerin ve resimlerin
 Dalgalar gibi vücudunu yıkamasına izin ver.”*

 

Bu deneyime kısa filmiyle ortak olmak için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz:

 

*Metin filmde geçen romanın alıntılarına aittir.
Çeviri: Büşra Ay

“Fareler ve İnsanlar”da “To A Mouse” Kırıntıları

     Nobel ve Pulitzer ödülleri almış Amerikalı John Steinbeck‘in, -şaşırtıcı bir şekilde- MEB 100 Temel Eser listesine girmiş Fareler ve İnsanlar romanının Sel Yayıncılık‘tan çıkmış Ayşe Ece çevirisini okudum geçenlerde. Roman, öyle hiç de ağdalı olmayan bir dil ile sade ve sıradan sayılabilecek karakterlere sahip. Romanımızın ana karakterleri, 2 tarım işçisi olan George ve Lennie. George Milton, oldukça akıllı biri. Ancak Lennie Small, soyadıyla ciddi bir zıtlık oluşturacak derecede iri bir yapıya ve kıt bir zekaya sahip. Bu iki mevsimlik işçi birlikte yolculuk edip iş arıyorlar ama her seferinde Lennie yüzlerinden başları derde girdiğinden yine yollara düşmek zorunda kalıyorlar.

     Kitabı bitirdikten sonra üzerine bir araştırma yaptığımda ilginç bir bilgiyle karşılaştım. Steinbeck, kitaba Fareler ve İnsanlar (orjinal haliyle Of Mice and Men) ismini verirken İskoç şair Robert Burns‘ün meşhur “To A Mouse” (Bir Fareye) şiirinden esinlenmiş. Burns’ün en sevdiğim şiirinin böyle bir kitaba ilham olması beni oldukça şaşırttı çünkü şiiri incelediğinizde kitapla öyle güzel ilişkilendirilebiliyor ki bir isimden daha fazlasını vermiş bu şiir Steinbeck’in kitabına. 
     “Bir Fareye” şiiri söyle bir notla başlar: “Onunla yuvasında bir sabanla karşılaşmam üzerine, Kasım 1785”. Burns, ortalığı süpürürken yanlışlıkla bir farenin yuvasını dağıtır ve kardeşinin iddiasına göre henüz sabanını bile elinden bırakmadan yazar bu şiiri. Steinbeck ise kitabının ismini şiirin sondan bir önceki kıtasında yer alan şu dizelerden alır: 
The best-laid schemes o’ mice an’ men
Fareler ve insanların en iyi düşünülmüş/hesaplanmış planları
Gang aft agley
Genellikle ters gider.
     Kitapta da olan şey tam olarak bu. Bir hayalleri var George ve Lennie’nin; küçük bir arazi alıp tavuklarıyla, tavşanlarıyla, kendi ürünlerini yetiştirerek, kendi işlerini yaparak birlikte ve özgürce yaşamak. Bu planı o kadar uzun süredir yapıyorlar ve dillendiriyorlar ki hayallerindeki o arazi işlenmiş, tavşanların yuvası yapılmış, onlara yonca toplamak için Lennie’yi bekleyen çuvalları bile hazır. Lennie olgun, yaşlı bir insan yerine masum bir çocuk tavrıyla yaşayan, davranan bir karakter. Oldukça unutkan olan Lennie, George olmadıkça konuşmamaya, onsuz başkalarıyla karşılaşmamaya özen gösteriyor başını belaya sokmamak için. Çünkü başı belaya girerse George, gelecekte onun tavşanlara bakmasına izin vermeyecek. Öte yandan George, her zaman Lennie’yi kollayan, onun başı belaya girse bile onu terk etmek yerine onunla yeniden iş aramaya koyulan bir adam. Ona bir arkadaştan çok koruyucusu gibi yaklaşıyor, kendi başına kazandığı paranın hakkını vererek ya da sağda solda çarçur ederek harcayabileceğini bilmesine rağmen. Lennie ne zaman kendini kötü hissetse, bir şeylerden korksa hemen George’tan hayallerini anlatmasını istiyor, aslında kendisi en küçük ayrıntısına kadar ezbere bilse de. Lennie bu hayal dışında yaptığı her şeyi, gittiği her yeri kolaylıkla unutuyor. Bir tek o küçük arazi hayali var unutmadığı. 
     Şiir ve roman ilişkisine geri dönecek olursak; “Bir Fareye” şiirinin özellikle son iki kıtası, romanla fazlasıyla bütünleşiyor. Öncelikle o kıtalara bir bakalım:
“But Mousie, thou art no thy lane,
Ama Farecik, yalnız değilsin
In proving foresight may be vain:
Geleceği tahmin etmenin boş olduğu konusunda
The best-laid schemes o’ mice an’ men
Fareler ve insanların en iyi düşünülmüş planları
Gang aft agley,
Genellikle boşa gider
An’ lea’e us nought but grief an’ pain,
Ve bizi ızdırap ve acıyla başbaşa bırakır
For promis’d joy!
Vaadedilen mutluluk yerine!
Still thou are blest, compared wi’ me!
Yine de sen, şanslısın bana bakılırsa
The present only toucheth thee:
Yalnızca şimdi dokunabilir sana
But och! I backward cast my e’e,
Ama ah! Benim gözlerim geriye bakar
On prospects drear!
Kederli umutlara
An’ forward, tho’ I canna see,
Ve geleceği göremem belki
I guess an’ fear!
Ama korkarım!“*

 Romanı okuyan ya da konusuna az çok hakim olan biri karakterleri bu şiire kolaylıkla yerleştirebilir gibi geliyor bana. Yalnızca şimdiki zamanda yaşayan, geçmişi her an silip geleceği umutla bekleyen farecik adeta romandaki Lennie karakteriyle bütünleşirken; geçmişin yakasını bırakmadığı, bu yüzden gelecek için tedbirler alma derdinde olan insanoğlu da George ile vücut buluyor.
     
     Belki yıllar önce okuyup unuttuğunuz, belki de sadece adını duyduğunuz sakin, sıradan bir kırsal hayatı ele alarak pek çoğumuzun hayatına dokunan; bizi, bizden birilerini bize anlatan bu romanın arka planını biraz da başlığının arka planıyla irdelemeye çalıştım. Umarım bu sayede birinizi bu kitapla tanıştırmış ya da bir sekmenizde Robert Burns yazdırabilmişimdir. 🙂

*Çeviri: Büşra Ay

Sia’nın “Chandelier”, “Elastic Heart” ve “Big Girls Cry” Kliplerinin Arkasındaki Üzücü Mesaj

Sia’nın video üçlemesinin, “Chandelier”, “Elastic Heart” ve “Big Girls Cry”, hepsi genç dansçı Maddie Ziegler’in farklı kareografilerdeki performanslarına yer veriyor. Bu videolardaki sembolizme biraz daha derin bir bakış açısı, bir genç kızın elit sistemin akıl kontrolü içindeki istismarına dair üzücü bir hikayeyi ortaya koyuyor.

      Herkesçe kabul görülmüş başarısını henüz 2014’te yakalamış olsa da Sia, yıllardır müzik sektöründe sıkı çalışıyor. Kendine ait 6 stüdyo albümünün yanısıra Sia; Beyonce, Rihanna, Britney Spears ve Rita Ora gibi dünyanın en büyük pop yıldızlarına da hit şarkılar yazdı. Bu yüzden Sia, müzik sektörünün önde gelenlerine ve bu sektörün sürdürmek istediği mesajlara yabancı değil.

   Sia’nın altıncı albümü 1000 Forms of Fear’ın (Korkunun 1000 Hali) kapağı çocukların bir seks objesi haline getirilmesi, töre ya da dini gelenek istismarının normalleştirilmesi ve zihin kontrolünün geliştirilmesi gibi şeyleri içeren seçkin sınıfın(daha doğrusu para kaynaklarını ve medyayı elinde bulunduran) hali hazırdaki gündemlerine oldukça uygun. Bunlar peruk takarak dans eden genç bir kızın videolarını tanımlamak için fazla güçlü sözcükler olsa da video üçlemesini çevreleyen pek çok sembol bu yönde.

 Albüm kapağı, Sia ve Maddie Ziegler tarafından takılan peruğu temsil ediyor.



Bu sarı peruk öteki kişilik/kimlik (alter ego) konseptini temsil etmekte. Öteki kişilikler yaratmak Monarch (Kraliyet) zihin kontrolünün* başlıca amacı ve sonuç olarak da Beta(İkincil) Yavrusu programlamanın ürünleri genellikle sarı peruklar takmaya zorlanıyor. Videolarda bu peruk, karmaşık bir endüstri tarafından yetiştirilmiş tipik bir çocuk yıldız tarafından takılıyor.

Maddie Ziegler 
Maddie Ziegler 2 yaşında dans etmeye başlamış ve 8 yaşında Dance Moms’ta ekrana çıkıyor, bu da bana ciddi bir kusma hissi ve göğüs ağrısı verebilecek türden bir program olduğu için asla izlemeyeceğim bir “reality” (gerçekliği konu alan) şov.

Bu Maddie Ziegler’in Dance Moms’taki küçük kız kardeşi. İsterseniz bana geri kafalı diyebilirsiniz ama onun yaşındaki kızlar kum havuzunda ya da ona benzer bir yerlerde oynuyor olmalı. Ancak bunun yerine etekler giyip takılar takarak makyaj yapıyor ve ulusal bir kanalda dans ediyor.

Ziegler de birkaç Disney TV programında yer aldı. Bugün, 12 yaşında, işler çığrından çıkıyor gibi. Ziegler, 12 yaşında, yüksek topuklularıyla bir yetişkin gibi görünüyor.Ziegler, makyajlı bir şekilde kısa bir etek ve yüksek topuklular giymiş, bacaklarını sergiliyor. Maddie Ziegler de çocukların masumiyeti üzerinde avlanan hastalıklı insanlar tarafından yönetilen bir endüstri içerisinde yetişmiş başka bir çocuk yıldız örneği.

Chandelier

Eğer biri klibini izlemeden Chandelier’i dinlerse şarkı, üzüntü ve depresyonu uzak tutmak için sürekli partileyen ve sarhoş olan bir kız hakkında gibi gelebilir.
    Sözlerin bir kısmı, “one for a good time call (iyi zaman geçirmek için aranacak biri)“, “erkekler için zevk” endüstrisine atıfta bulunuyor. Kız “partiliyor” (çalışıyor) tüm gece ama aslında acınacak halde hissediyor. Gerçeğe karşı kör olmak ve acıya karşı hissizleşmek için sarhoş oluyor.
   Ancak gecenin sonunda güneş, gerçeğinin acımasızlığına ışık tutuyor.
Şarkı pek çok yönden yorumlanabilecek ağır imalara sahipse de klip, 12 yaşında ten rengi bir mayoyla kendinden geçmişçesine dans eden bir kıza yer vererek buna daha üzücü/rahatsız edici bir boyut katıyor. Video şarkıyı birden terkedilmiş çocukların travmalar, istismarlar ve çoklu kişiliklerle uğraştıkları, zihin kontrolünün karanlık dünyasına taşıyor. 

Chandelier kapağı iki ölü, cansız manken gibi görünen ve aynı peruğu takan yüzleri yere dönük kızları gösteriyor – ki bu da bölünmüş kişiliğe işaret ediyor. Üstte olan siyah beyaz çizgili (bir köle ya da tutsak gibi) bir şey giyerken diğeri bir Beta çocuğunun “geceye hazır” olduğunda giyeceği bir şey giyiyor.
Klip, duvarlarında ilginç (kız tarafından çizilmiş gibi duran) resimleri olan kirli ve terkedilmiş bir apartman dairesinde Maddie Ziegler’in dans edişine yer veriyor.
Maddie tiksindirici (muhtemelen üzerinde uyuduğu) somyalı pis bir odada dans ediyor. Somyanın üzerinde de sistemin kölesi olan birileri tarafından yapılması muhtemel çizimler var. Bir tanesi dört gözlü bir yüz – ki bu da bölünmüş kişiliği temsil ediyor.
Tek gözle bakmak, bu da MK sistemini* işaret ediyor.
Klip, görüntü bulanıklaşırken Maddie’nin hiçbir şey giyinmiyor gibi görünerek kapı önünde beklemesiyle sona eriyor. Bu muhtemelen çocuk sevicileri memnun etmiştir. Elastic Heart daha da ileri taşıyor bunu.

Elastic Heart
Bir kafes içinde çıplağa yakın bir halde Shia Labeouf’un Maddie Ziegler ile güreşmesine yer veren Elastic Heart klibi pedofili çağrışımı nedeniyle medyada tartışma yarattı. Hatta bu Sia’nın Twitter’da özür dilemesine yol açtı. 

“-Bazılarının bu videoyla ilgili “pedofili!!!” diye haykıracaklarını sezmiştim. Tüm söyleyebileceğim şu ki yalnız Maddie ve Shia oynayabileceklerini hissettiğim oyunculardı.

-Bu ikisi savaşan “Sia” halleri.

-#ElasticHeart tarafından tetiklenenlerden özür diliyorum. Niyetim duygusal bir içerik yaratmaktı, kimseyi üzmek değil.”

Sia’nın bu haykırışları bekliyor olup yine de klibi çıkartması ilginç. Bu hafife alınacak bir konu değil, özellikle bu konunun sayısız insanda travmalara neden olduğu düşünülürse. Aynı zamanda Sia’nın Shia Labeouf’un klibinde oynayabileceğini düşündüğü tek karakter olması da ilginç çünkü Shia pek çok farklı yönden, Disney çocuk yıldızı olarak büyümek de dahil, MK dünyasına* dahil olmuş. Bir röportajında Shia babasıyla olan kötü ilişkisi hakkında konuşuyor ki bu da zihin kontrolcülerinin etkisiyle olabilir.  
O (babam), kukla gibidir. Temel duygularımın pek çoğundaki kilit nokta babam. En harika ve en kötü anılarım babamladır, tüm travmalarım ya da büyük kutlamalarım ondan kaynaklanmıştır. Bu olumsuz bir armağan. (…) Ama şimdi bana gerçekten değerli gelen bir şeye sahibiz, bir babaya sahip olmaktan daha değerli. Ve şimdi onun tüm hayatını finansal olarak destekliyorum. Kuklam olması için ona para veriyorum. – Interview Magazine, “Shia LaBeouf”
Klip, dev bir kafeste Shia ve Maddie’nin yüzleri birbirine dönük halde başlıyor. İkisi de kapana kısılmış ve sembolik olarak köleliği temsil ediyor.

Shia, Maddie’ye yaklaşıyor ve Maddie sanki neyin geldiğini biliyor gibi, bunlara hayvani bir şekilde tepki gösteriyor Shia’nın elini ısırıp ona kükreyerek. Ancak Maddie, Shia’ya ısınıyor ve yaklaşıyor. Bazen çocuklar aşk ve istismar arasındaki sınırları bilmiyor.

 Klip Maddie’nin kafesten kurtuluşuyla bitiyor Shia onu takip edemeyecek kadar büyük gelirken.
Bu video, rahatsız edici çağrışımlı garip bir yerde iki kayıp ruhu sergilerken üzücü bir şekilde sona eriyor.

Big Girls Cry

Şarkı “koca/büyük kızlar”ın kalplerinin kırılışı hakkında olsa da video, üç buçuk dakika küçük bir kızı gösteriyor. Bu süre zarfında, yine Maddie Ziegler tarafından canlandırılan kız, sonunda bir hikayeye dönüşen her türlü yüz ifadelerini sergiliyor. Ve, aslında bir MK kölesinin geçirdiği travma ve istismarı mimikleriyle anlatıyor. Biri bunun ne hakkında olduğunu anladığı zaman video aslında oldukça açık, hatta bariz.

Maddie parmağını emiyor, ki bu bir çocuğun masumluğuna ve acizliğine atıfta bulunduran bir ifade. 
Daha sonra ağzını ve yüzünün tamamını ruja buluyor – bu da masum bir çocuğun erken yaşta bir seks objesi haline getirilmesini temsil ediyor.
 Elinde “Düşünme” yazıyor, bu da bir çeşit beyinleri yıkanmış kölelerin mottosu.
Her iki gözü de zorla açık tutuluyor, belki travmalara sebep olabilecek bir şeye zorlanarak, tıpkı A Clockwork Orange’taki meşhur sahne gibi.
Tek göz işareti bunun hepsinin İlluminati zihin kontrolü hakkında olduğunu onaylıyor.
Maddie kulaklarını tutup bağırıyor ve sarsılıyor sanki elektroşoka maruz kalmış gibi – işkenceye maruz kalmışlarda görülen yaygın bir travma. 
Yüzünde karmaşık bir ifadeyle başını döndürüyor.  
 

Görülmeyen biri Maddie’nin boğazını sıkıyor.

 Yüz ifadeleri o eller tarafından kontrol ediliyor.
 Sessiz kalmaya zorlanıyor.
Bir işkence çeşidi olarak boynundan asılıyor. 
Video, zihin kontrolüyle travmatize edilmenin ve insanlıktan çıkarılmanın sonucuyla bitiyor.
Bu istismarın sonucu: Kırık, vahşileşmiş ve gerçekten uzaklaştırılmış bir genç. 

 

Sonuç

Sia’nın video üçlemesi karanlık ve rahatsız edici bir hikaye anlatıyor. Ancak bu pek çok izleyici için bir gizem olarak kalacak çünkü pek çoğu “Vay, çok yaratıcı ve sanatsal” diyor bunların ne hakkında olduğunu tam olarak kavramadan. Tüm videolarda Maddie Ziegler rol alıyor, kendisi üzücü bir şekilde medyanın çocuk istismarı takıntısının bir yüzü olmuş çocuk bir ünlü.
Üçlemedeki her bir video zihin kontrolünün farklı bir açısını işliyor rahatsız edici bir anlatım biçimiyle. Chandelier, tiksindirici ve kendi öteki kişiliğine atıfta bulunarak çizdiği resimlerle dolu bir mekandaki terkedilmiş bir çocuğu tasfir ediyor; Elastic Heart, bir tür baba figürüyle çocuk istismarı temasına gönderme yapan tartışmalı bir ilişkiyi sergiliyor; Big Girls Cry da zihin kontrolünü yüz ifadeleri ve elleri kullanarak özetliyor.
Bu imgeler izleyiciler tarafından anlaşılsa da arka planda olup bitenlerle duygusal bir bağ kurmaya yarayan güçlü bir müzik çalıyor. Sonunda, video seçkin sınıfın eğlendirme endüstrisinin nihai amacına hizmet ediyor: Hastalıklı takıntılarını normalleştirmek (çocuk istismarı ve zihin kontrolü) ve bunları popüler kültürün bir parçası yapmak. Sürüyle insan aslında hiç de anlamadıkları şarkılarla dans ederken, sistemin asıl kurbanları hala toplum tarafından göz ardı ediliyorlar güçlü bir sistem içerisinde kilitli kaldıkları için.





Çeviri: Büşra Ay
kaynak: http://vigilantcitizen.com

*Not: Yazı boyunca geçen MK, Monarch zihin kontrolü, MK kölesi gibi terimler hakkında daha ayrıntılı bilgi için: http://sponkk.blogspot.com.tr/2012/05/zihin-kontrol-monarch-programlama-mk.html

Zombi Çocuklar

Televizyon Tarafından Hipnotize Edilmiş Çocuklar

“Aptal Kutu” isimli serim teknoloji aşkımızın karanlık yönünü keşfetmeyi umuyor. Bu proje için televizyon izleyen çocukların fotoğrafını çektim. Fotoğraflarım, televizyon tarafından zapt edilmiş çocukların boş-ifadesiz bakışlarını gösteriyor. 
Brooklyn civarındaki çevremde yaşayan bu çocuklar 3-4 yaşlarında. Umarım bu resimler teknolojinin çocukların yaşamlarındaki rolü hakkında bir diyaloğa girmeye sebep olur.
Biliyorum, bir anne olarak belli bir derecede tekno-paranoyam var. Ekranların önünde geçirilen ne kadar zaman öğrenme ve hayal güçlerine faydalı?

Çeviri: Büşra Ay
Kaynak: http://www.boredpanda.com/idiot-box-cassidy/

Kitap Alışverişi için Alternatif: babil.com

     Merhabalar! Öncelikle bu yazının bir öneri, teşekkür, memnuniyet yazısı olduğunu belirtmek istiyorum. Eğer siz de benim gibi kredi kartınızı son limitine kadar kitaplarla dolduran, daha az paraya daha çok kitap almak için internetteki indirimleri kovalayanlardansanız gelin babil.com deneyimime bir göz atın.
     Yazın sonlarına gelmişken bir okul telaşı sarıyor herkesi ancak eski okul alışverişleri, defterler, etiketler, yeni kurşun kalemlerle olmuyor artık benim telaşım. Çimlere yayılıp güneşin tadını çıkaracağımız ya da bir ince hırkayla çıkıp hoş sohbetlerle sabahladığımız geceler hızla uzaklaşıyor. Bu yüzden ben de sonbaharı yeni kitaplarla karşılamak istedim ve babil.com‘un her biri 9,90 olan 20 en çok satan kitaplarını incelemeye başladım. O yayıncılıktan buna, şu yazardan ona derken yine güzel bir sepet doldurdum kendime. Hangi sitede yaparsanız yapın alışverişi yola çıkması 2-3 günü bulur. İki gün sonra siteye girip siparişimin ne durumda olduğuna bakacakken siparişimde bulunan Emily Dickinson’ın şiir derlemesi kitabının stokta kalmadığını farkettim. Bunun üzerine siparişimin ulaşma süresinin uzamaması için destek@babil.com‘a mail atıp siparişimdeki Emily Dickinson derlemesini iptal etmek istediğimi bildirdim. Ertesi gün sabah saatlerinde ürünümün iptal edildiği ve tutarın da 2-3 gün içerisinde iade edileceğini bildiren mail geldi. Aynı gün içerisinde de siparişimdeki bir ürünün temin edilemediğine dair şöyle şirin bir özür maili geldi:

Bunların üstüne beklemeye başladım bu pek sorunlu siparişimi ve hemen ertesi gün yola çıktı. Bir gün içerisinde de elime ulaştı hem de tedarikçi sorunlu sipariş ve Emily Dickinson derlemesiyle birlikte. Şaşırdım ve faturayı inceledim. İptal ettiğim sipariş faturaya eklenmemişti ve kredi kartımdaki son işlemlere baktığımda da iptal ettiğim siparişin tutarının iade edildiğini gördüm. Bu kadar hızlı sipariş teminiyle, bir sepet doldurmadan sayfasından çıkarmayan indirimleriyle, çabuk ve tatmin edici cevaplar veren destek ağıyla ve müşteri memnuniyeti için iptal edilen ürün stoklarında olunca bunu müşteriye hediye etme cömertliğini göstererek babil.com benim gönlümü kazandı! Size de gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim bu tatlı internet kitapçısını. 🙂
Bu arada meşhur siparişimin -ki hepsi toplamda 64.87 TL tuttu- içeriği de şöyleydi:

     Unutmadan, tüm bu kaliteli hizmetin yanında şöyle şirin hediyelerle de dolduruyorlar sipariş kutunuzu: