Gecelik hüzün

 

   Bu gecenin şarkısı Dido’dan The Day Before The Day benim için.
İnsanın boğazını düğümleyen, sözleriyle, ritmiyle buruk bir gülümseme bırakan bir şarkı. Şarkı baştan sona hüzün. Gidenin arkasından kendini teselli eder gibi bir şarkı.
   Bir gün öncesi elini tuttuğun, belki de bir saat öncesi sesini duyduğun insan gitmiştir ve bu gitme öyle başka gitmelere benzemez. Gitmiştir işte, tamamen gitmiş. Saat işler, herkes işine gücüne koşar, hayat devam eder. O gitti diye hiçbir şey değişmez. Belki için çok yanar, sözcükler bile anlatamaz hislerini, gözyaşları bile az gelir acına. Fakat birileri geri dönmemek üzere gitmişken dünyadan, bazıları ilk kez gözlerini açar bu dünyaya. Yaşam budur, yaşamın güzelliği budur aslında! Unutulmaz gidenler ancak onlarla da gidilmez.
   Ne kadar kelime kullansam da şarkının etkisini yaratamaz, iyisi mi dinleyip bu güzel hüznün tadına varmak.

Kadın

Bir kelime nasıl bu kadar çok çağrışıma sahip olabilir? Kadın… Neydi ki kadın?
    Doğar ve kız derler önce kadına. Çoğu zaman utançtır ailesi için dünyaya gelişi; bir erkek değildir çünkü, bir  aslan parçası değil. Erkeğin yanında ikinci sınıf kalır, günümüz modern(!) toplumlarında bile. Daha güçsüzdür, daha duygusaldır, daha az mantıklıdır güya kadın. O yüzden uyması gereken onlarca ahlaki kural vardır. Bir kere namus diye bir kelime vardır, görenin aklına kadını getiren. Kadındır namusunu koruması gereken, namuslu kalması gereken, namus uğruna ezilen, eziyet gören, canından olan. Beyaz giyse söz olur, mini giyse orospu olur, makyaj yapmasa çirkin olur, sesli gülse ayıp olur. Kadın ne yapsa olay olur! Peki tüm bunlar neden olur? Daha güçlü, daha mantıklı, daha üstün erkek karşısında ihtiyacı var mıdır gerçekten tüm bunlara dikkat etmesine?
   
 Babasının yüzünü gülümsetebilseydi kadın dünyaya açtığında gözlerini, sadece varlığı bile ailesinin gururu olabilseydi kadının da, acaba ben de gidebilecek miyim okula derdi olmasaydı, oyun yaşında gelin gitmeseydi kocaman amcalara, daha kendi annesine mızlanmaları bitmeden kucağındaki bebeğini susturmak olmasaydı derdi, iş aradığında yan gözle bakılan, ekonomiyi altüst eden olmasaydı kadın, giydiği kıyafetin rengi, uzunluğu bu kadar dert olmasaydı, kocasının eline bakan olmak zorunda olmasaydı kadın; evin bir tanecik direği olmasaydı, ev dediğin, yuva dediğin iki ayaklı olsaydı, kadın ve erkek; şiddet dediğin hak ettiği olmasaydı kadının, gerektiğinde atılmaz; gerekmeseydi erkeğin bir fiske atması, ayrılınca bir kadın yüz karası olmasaydı elalemin gözünde, her sokakta yürüyebilseydi özgürce istediği saatte, evine dönerken bindiği minibüste tek başına kalmak hayatına mâl olmasaydı kadının, biri görür de tahrik olur diye düşünmeden kahkahalar atabilseydi kadın çok mu kötü olurdu dünya? Yoksa tüm bunlar böyle olmadığı için mi kötü zaten?

Ah kadın…
Acı neden hep sana yakıştırılır ki?
Daha güzel bir dünyada mümkün müydü Özgecan ve nicelerinin gülebilmesi, koşabilmesi hayallerinin peşinden?

Neden mi harika dünya?

            

    Pek çoğunuz What A Wonderful World şarkısını, Louis Armstrong’tan defalarca dinlemiştir ve inanmak da istemiştir dünyanın harikalığına aklında onu dürtüp duran pek çok soruya rağmen. Bunları duymuşçasına bir konuşma yapmış Louis bu videodaki kaydından önce, tüm bu sorular hakkında. Bugün karşılaştım ve sözlerine hayran kaldım.

   “Aranızdan bazı gençler bana şöyle diyor “Hey babalık, ne kastediyorsun “Ne Harika Bir Dünya (What A Wonderful World)” derken? Her yerde süren tüm bu savaşlara ne diyorsun? Onlar da mı harika? Peki ya açlık ve kirlilikten ne haber? Onlar da pek harika sayılmaz.”

Pekala yaşlı babalığı bir dakikalığına dinlemeye ne dersiniz? Bence asıl kötü olan şey dünya değil, bizim ona yaptıklarımız. Ve tüm söylediğim de bak işte ne harika bir dünya olurdu eğer biz ona bir şans verseydik. Sevgi bebeğim, sevgi. Sırrımız bu, evet. Eğer daha çoğumuz birbirini sevseydi, daha çok sorunu halledebilirdik; ve bu dünya da harika bir şey olurdu o zaman. Yaşlı babalığın söylemeye çalıştığı bu işte!”

(Not: Çeviri bana aittir, herhangi bir yanlışlık veya eksiklik varsa affola.)

Konuşmanın orijinal hali: 
“Some of you young folks been saying to me: “Hey Pops, what you mean ‘What a wonderful world’? How about all them wars all over the place? You call them wonderful? And how about hunger and pollution? That ain’t so wonderful either.” 
Well, how about listening to old Pops for a minute? Seems to me, it aint the world that’s so bad but what we’re doin’ to it. And all I’m saying is see what a wonderful world, it would be if only we’d give it a chance. Love baby, love! That’s the secret, yeah. If lots more of us loved each other, we’d solve lots more problems, and then this world would be gasser. That’s what old Pops keeps saying!”

Bir çırpıda okumalık: Satranç

   Bu kitaptan önce yazarından, en azından hayatını nasıl sonlandırdığından bahsetmeden olmaz.
Stefan Zweig, vatansever bir sanatçıydı; yani en azından 1. Dünya Savaşı başlarında öyleydi diyebiliriz. 20 yüzyıl Avrupa edebiyatını biraz gözden geçirecek olursanız, savaşın başlangıcında pek çok sanatçı bu coşkuya kaptırmış kendini ve savaşı destekler nitelikte eserler vermiştir. Ancak savaşın sonlarına doğru ve 2. Dünya Savaşı yaklaşırken tüm bu coşku yerini umutsuzluğa bırakmış, Zweig’de de olduğu gibi. Ülkesini -Avusturya’yı- terketmek zorunda bırakılan bir insanın ne kadar umudu kalabilirdi ki? Öyle bir umutsuzluk ki Zweig”te baş gösteren, Avrupa’nın geleceğine dair inancı kalmadığı için aşırı doz uyku hapı alarak eşiyle intihar ediyor “Birinin altmışıncı yaşından sonra yepyeni bir başlangıç için sıradışı güçler gereklidir. Benim sahip olduklarım yıllar boyu yersiz, yurtsuz gezinmekten tükenmiş halde. Bu yüzden zihinsel emeğin en saf haz ve kişisel özgürlüğün dünyadaki en yüksek iyilik olduğu bir hayatı sürdürmüş olarak; güzel bir zamanda, dimdik bitirmenin daha iyi olduğunu düşünüyorum.” diyerek. 
   Hayatı bile yeri geldiğinde bitirmenin doğal olduğunu düşünen bir sanatçının son eseridir Satranç. Can Yayınlarından çıkan baskının kapağı çok şey anlatıyor aslında eser hakkında. Zihni siyah beyaz 64 kare ve 32 taşla bambaşka bir boyuta ulaşmış bir adamın öyküsü. Biraz gerilim, biraz merak uyandıran bir kitap. İçeriği hakkında fazla bir şey söyleyip tadını kaçırmak istemem ancak dönemin Avrupa toplumu öyle güzel işlenmiş, öyle güzel sığdırılmış ki bu 100 sayfayı geçmeyen kitabın karakterlerine; insan, bitirmeden bırakamıyor elinden kitabı.   

“… bir insan kendini ne kadar sınırlarsa, öte yandan sonsuza o kadar yakın olur.” 

(Stefan Zweig – Satranç)

(Not: Stefan Zweig’in intihar notunu İngilizceye çevrilmiş metninden Türkçeye çevirdiğim için çok edebi, yoğun anlamlı bir sonuç çıkmamış olabilir, affınıza sığınıyorum. )

Bir Küçük Prens Tanıdım

   Antoine de Saint-Exupéry’nin altın sarı saçlı, sarı atkılı masum kahramanı Küçük Prens’le tanışmam öyle yıllar öncesine dayanmıyor. Hep duyduğum, alıp okuyacağım dediğim halde bu yaza kadar ertelemiştim. Güzel bir tesadüf, Küçük Prens’le de tanışmama sebep oldu.
   Anvers’te bir kitapçıda gezinirken orijinal dilindeki -Fransızca- baskısını görüp İngilizce olsaydı alırdım derken tekrar ertelemenin anlamı yok dedim. Biraz uğraştırıcı oldu rafların arasında bulmak ancak Katherine Woods tarafından çevrilmiş baskısını alabildim yağmurlu bir ağustos günü.
   Kitabı bitirdiğimde yıllarca ertelemenin pişmanlığı ve nihayet Küçük Prens’in dünyasını tanımanın tatlı bir huzuru vardı. Küçük Prens öyle bir karakter ki onu okuyan herkesin hayatına mutlaka bir yerlerden dokunuyor, ona bir şeyler katıyor; yaşı, cinsiyeti, dili ne olursa olsun. Bundandır ki 1940lardan bu yana 253 dil ve lehçeye çevrilmiş (bkz: http://www.thelittleprince.com/work/the-phenomenon/publishing/).
   Bir çocuk kitabı olarak yazılmış olabilir ama Küçük Prens her yaşta, her okunduğu dönemde apayrı anlamlar katar insanın hayatına. Bu yüzden bir kez okumakla yetinmez çoğu; Küçük Prens bir kez daha gülsün ister ve dalar tekrar onun masum dünyasına.
   İşte tam da Küçük Prens’i okuyalı birkaç ay olmuş ancak onu hafiften özler gibi hissettiğim bir zamanda Can Çocuk yayınları o müjdeli haberi verdi; Cemal Süreya ve Tomris Uyar çevirisiyle, Küçük Prens 2015’in en tatlı hediyelerinden oldu. Biraz önce bitirdim o şiirselliğin, içtenliğin her sayfada hissedildiği baskıyı.
   Ben 20 yaşında tanıştım bu prensle ama siz geç kalmayın derim yıldızlarınıza yeni anlamlar yüklemek için.

“Sizin Dünya’da insanlar,” dedi Küçük Prens, “bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar; yine de aradıklarını bulamıyorlar.

Oysa aradıkları tek bir gülde, bir damla suda bulunabilir.”

6.
Evet, işte :
Yaşadıklarımız
öldürdüklerimizdir.

Başka türlü nasıl olsundu ki : bir belirli yaşam
anında gerçekleştirilen, yaşar kılınan bir şey,
o anın geçip gidişiyle, yokolmak üzere varedilmiş
olmaz mı?

Bir belirli anda yaşanan,
o anın geçiciliği yoluyla,
ölüme teslim edilir.

Her yaşanan geçicidir;
her yaşayan, ölümlü…

Ölüm de, öyleyse, yaşayanın geçiciliğidir.
– Ama, demek ki, ancak yaşamış olan ölebilir :
Öyleyse, ölen, yaşamış olandır – yaşayan da,
ölecek olan; yani, yaşayan – – öyleyse, işte,
ölüm, yaşamdır.

Yaşam ne denli ölümse,
ölüm de o denli yaşamdır.

Ölen, çünkü, ancak yaşamışsa ölebilir –
ancak yaşamış olan ölebilir; ve tersi –
ancak ölmüş olan yaşayabilir…

Öyleyse,
öldüklerimiz de, hep yaşadıklarımızdır
– nasıl, yaşadıklarımız, hep,
öldürdüklerimizse…

Neyi ki yaşarız, onu ölürüz
– öldüğümüz de, hep, yaşadığımızdır.

Oruç Aruoba (” ÖLÜM (de) ” / de ki işte)

Ah dedirten Şiirler

   Bir gece can sıkıntısıyla giderse eliniz kitaplığınıza ve bunu görürseniz mutlaka çekip alın onu oradan. Sıkıntınız geçer mi daha mı hüzünlenirsiniz bilemem ama edebi olarak tatmin olacaksınız o sayfalar arasında.

  Çiçekli şiirler yazmak isteyen güzel kadın, Didem Madak. Erken veda etmiş belki buralara ama harika dizeler bırakmış bizlere gitmeden.

Mesela, “Ah’lar Ağacı“nda diyor ki,

Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
Su sızdırıyor çatlaklarından.” 

Parçala hayatı, paramparça yap ve kalk tüm gücünle birleştirmeye çalış o parçaları. Aynı olmuyor ki. Yine gülüyorsun, seviyorsun belki ama hep eksik oluyor, eskisi gibi olamıyor. Gülüşlerin buruk oluyor acılarının, yaralarının sızılarıyla.


İlerledikçe ancak böyle bir kadının eseri olabilecek dizeleri geliyor,

Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
Çoktandır öksüz olan mutfakta
Buğulandı ve ağladı camlar,
Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.

Her gün girdiğimiz mutfakları ağlatıyor, gözyaşlarını da bir mendil yerine perdeleri kuruluyor bir başına kalmış mutfağın. Bu dizelerden sonra kimin hayatında domates çorbası sıradan kalabilir ki?

Kitap bitmeden “Paragraf Başı” diye bir şiir başlıyor son sayfalarda. Her dizesi bambaşka bir tat veriyor bu şiirin.
Yalnız bırakma beni bu paragrafın başındadiyor Didem. Hayata, gözyaşlarına yalnız direnirken bir paragraf başında güçsüz, kimsesiz hissediyor bazen insan.
Dizelerde şarka yolculuk ediyoruz ve kadınlarını şöyle anlatıyor:

Sürmeleri ne karaydı kadınların
Herkesi bir yere sürer ya dünya
Gözlerine sürülmüştü orada kadınlar.

Şu kareyi hatırlatıp sızlatıyor içimi kadın.

Minik bir merhaba

Merhaba!
Nedendir bilinmez böyle bir şeye başlamak istedim bu yaşta.
Belki de onca okumadan sonra yazma isteği verdi kelimeler bana.
Neyse tatlı bir pazar günü için tatlı bir huzur önereyim size: