ve sevgiye inandılar.

     Bir albüm var, OnnoTunç Şarkıları isminde; Onno Tunç’a saygı albümü olarak hazırlanmış. Sezen‘den Şebnem‘e, Levent‘ten Sertab‘a herkes toplanmış; enfes bir şey hazırlamışlar. 

     2007’de hazırlanmış bu albümden neden şimdi bahsediyorum peki? Albümde bir de Mor ve Ötesi yorumu var, şarkının ismi 1945. Şarkıyı daha önce Sezen de yorumlamış ancak Mor ve Ötesi yorumu daha başka etkiledi beni. İsminden anlaşıldığı üzere şarkı o yıl Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombaları sonucu parçalanan hayatları, yarım kalmış çocuklukları anlatıyor. Bugün denk geldi ve tekrar dinlediğimde şarkının o tarihteki acıların ötesine dokunduğunu hissettim. 
 
Sene bin dokuz yüz kırk beş onlar da hep insandılar,
ve sevgiye inandılar ve saygıya inandılar 
senin gibi… benim gibi…”
       Ölümlerin sayılar ve istatistikler ötesine geçemediği, ölenlerin insanlar olduğu gerçeğini unuttuğumuz şu karanlık dönemde insanlığı yeniden hatırlatır gibi bir şarkı. Her gün üzerine bombalar yağan çocuklar, anneler, babalar; evler, yataklar, oyun parkları, okullar; umutlar, hayaller, geleceklerle dolu. Her gün sayısız çocuk kaybettiği babası, ablası, komşusuyla birlikte kocaman bir parçasını yitiriyor kalbinde, umudunu. Her gün sayısız insan gülümseyerek başladığı günü yapayalnız bitiriyor.
“Gel asırlardan uzan da tut ellerimi sımsıcak.
Yoksa bendeki çocuk da böyle çaresiz kalacak.
Öfke ile beslenen çocuklar yalnızdırlar 
ve ümitleri çiceklerden, acıları tarihlerde.” 

     Çözüm nedir bilmiyorum ama sevgiye inanmaktan zarar gelmez. Tolstoy, “İnsan Neyle Yaşar?”da da cevabı onda buluyordu:

 “İnsanlar sadece kendi hayatları için kaygılandıkları, kendilerini kolladıkları için yaşar sanırdım, oysa onları yaşatan tek şey sevgiymiş.”

Sevgiye, umuda, güzel günlere…
 

Çocukluk Kokusu

     Kaynamış süt kokusu hep çocukluğumu getirir bana. Süt demek çocukluk demek benim için. Süt dişlerinin bile henüz çıkmadığı, süt kadar beyaz bir masumiyetle gülümsenen o günler. Çayı küçüklerin içemediği, kahvenin bizi karartacağına inanılan o bembeyaz günler. Belki erkenden uyanıp herkesi uyandırdığımız bir hafta sonu kahvaltısı, belki de uyumayacağım diye inat edilen bir uyku öncesi demekti süt.
     Ne güzeldi telaşlarımız, ne önemliydi her bir günümüz. Öğle güneşi gelmeden sokakta birkaç saat daha fazla oynamak için erkenden başlardık güne. Karnımızı doyurmak pek de derdimiz değildi oyuna doymak isterken. Seksek çizili sokaklarımızdan korkmazdık. Sokaklar arkadaştı, oyundu, özgürlüktü, mutluluktu.
    Bir güne sığdırdığımız koşuşturmalar, heyecanlar, gülüşlerle içilen o mis kokulu sütlerin her bir yudumunu hak ederdik.
     Büyüdük ve kirlendik mi bilinmez, ama hepimiz bir zamanlar süt masumiyetiyle bakıyorduk hayata, gökyüzüne. Dökülen her bir süt dişimizle, masumiyetimiz de döküldü belki.

Çocukluk huzurunda bir şarkı gülümsetsin içinizdeki süt çocuklarını! 🙂

Hiçlik

     Şunu anladım ki hayat o kadar da cömert değil. Her kahkaha mutlaka gözyaşlarına, her gülümseme bir gün hüzne dönüşüyor. Aslında hayat, hiç de cömert değil; verdiği şeyi her zaman alıyor. Hiçbir gülüşün yanına kâr kalamıyor, hepsi bambaşka gözyaşlarına gebe. Asla borçlu kalamıyorsun hayata. Uyanıp gözlerini açtığın her gün, yorgunlukla gözlerini kapatacağın gecelerin habercisi. Gittiğin yollar, dönüşlerini hazırlıyor. Belki her gün birileri girerken hayatına, bir o kadar da insan çıkıp gidiyor. Aldığın her nefesi vermek zorundasın devam etmek için. Tuttuğun her eli bir gün bırakmak, sarıldığın herkese bir gün veda etmek zorunda bırakıyor hayat.
Ve bittiğinde hayat denen şey aslında nasıl geldiysen öyle gidiyorsun. Hiç gülmemiş, hiç ağlamamış, hiç sevmemiş, hiç kırılmamış, hiç yaşamamış gibi. Verilen her şey alınmış ve sen geldiğin hiçlikle gidiyorsun.

Gecelik hüzün

 

   Bu gecenin şarkısı Dido’dan The Day Before The Day benim için.
İnsanın boğazını düğümleyen, sözleriyle, ritmiyle buruk bir gülümseme bırakan bir şarkı. Şarkı baştan sona hüzün. Gidenin arkasından kendini teselli eder gibi bir şarkı.
   Bir gün öncesi elini tuttuğun, belki de bir saat öncesi sesini duyduğun insan gitmiştir ve bu gitme öyle başka gitmelere benzemez. Gitmiştir işte, tamamen gitmiş. Saat işler, herkes işine gücüne koşar, hayat devam eder. O gitti diye hiçbir şey değişmez. Belki için çok yanar, sözcükler bile anlatamaz hislerini, gözyaşları bile az gelir acına. Fakat birileri geri dönmemek üzere gitmişken dünyadan, bazıları ilk kez gözlerini açar bu dünyaya. Yaşam budur, yaşamın güzelliği budur aslında! Unutulmaz gidenler ancak onlarla da gidilmez.
   Ne kadar kelime kullansam da şarkının etkisini yaratamaz, iyisi mi dinleyip bu güzel hüznün tadına varmak.