Güneşi özlemek

      Güneşi özledimsonra seniKeşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım.” diyor ya Didem Madak; halimi, özlemimi anlatıyor adeta.
     Bazı günler var uyanmak, başlamak yeniden bir güne sanki yeni bir yükmüş gibi. Hele bir de gözlerin güneşli bir gökyüzüne, gün ışığının sızdığı bir odaya açılmamışsa yiyip bitirmen gereken içi geçmiş bir karpuzdan hallice bir şeye dönüşüyor bekleyen koca gün.   
   Belki de biz bir gölgelik aramayı seviyoruz. Kaçacak olsak da tepemizde duruvermesini seviyoruz güneşin. Tenimizi yakmasına rağmen o kaçışı, küçük bir serinlik arayışının telaşını seviyoruz. Derdimiz sarmak güneşi, doya doya bakmak ona değil. Uzaktaki bir samimi dost gibi ben buradayım hissiyle ısıtması tenimizi, aradığımız bu.
     Hem zaten kim sever bir florasan altındaki soğuk bir ağacı, güneşin yapraklarından süzülüp gövdesini sarışını yaşamak varken?
Güneşli günlere kavuşmak umuduyla!
Güneşsiz kalanlara içleri ısıtmalık bir şarkı gelsin.

If / Eğer

“If I can stop one heart from breaking,
I shall not live in vain;
If I can ease one life the aching,
Or cool one pain,
Or help one fainting robin
Unto his nest again,
I shall not live in vain.”

– Emily Dickinson

“Eğer engel olabilirsem kırılmasına bir kalbin,
Beyhude yaşamış olmayacağım;
Eğer hafifletebilirsem ağrısını bir yaşamın,
Yatıştırabilirsem bir acıyı,
Ya da yetişebilirsem yardımına bir ardıç kuşunun
Ulaşması için yuvasına yeniden,
Beyhude yaşamış olmayacağım.” *

*Çeviri: Büşra Ay

Biraz gece, biraz hüzün

   Gecelerin hüzünle çok yakın ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Saat 12’yi geçmişse, işi gücü olan insanlar bir bir yataklarına girmişse, dışarıda trafiğin sesi azalmışsa, karşı pencerelerde sönmüşse ışıklar geriye hüzün kalıyor sanki. Gece mi getirir hüznü yoksa hüzün mü uykusuz bırakır gecelerde?

   Geceyse getiren nedir sebep? Tüm o makinelerden çıkan yapay gürültüler, kuş cıvıltılarının motor sesleriyle bastırılışı, nereye olduğunu bilmeden koşturup duran insanlar yok halbuki. Hepsi susmuşken, durmuşken huzuru bulamaz mı insan gecede? Bulamıyor işte. Gürültülerle bastırılmış o korkak yalnızlığı çıkıyor ortaya. Öyle bir çıkıyor ki eline geçen şiir kitabında bile altı çizilen dizeler “Düşmüştük, karanlık bir yalnızlığa / Ürperiyordu savrulan yelelerimiz / Ürperiyordu anılar sandığımız orman” diyor. Alelacele okuyamıyor insan gecenin sessizliğinde dizeleri. Her bir kelime daha bir başka geliyor gün ışığında göründüğünden.
   Yine de tüm suç gecenin değil sanki. Hüzün de pek bir sever geceyi, onsuz bu kadar anlamlı değildir. Gün içerisinde mırıldandığı şarkıları, gece gözlerini doldurmak için saklar kuytu köşelere. Gece geldi mi dolanmaya başlar anılarda.

Biraz buruk bir şarkı lazım sanki şimdi kelimeleri dizip bu sayfayı dolduracağıma.

Hiçlik

     Şunu anladım ki hayat o kadar da cömert değil. Her kahkaha mutlaka gözyaşlarına, her gülümseme bir gün hüzne dönüşüyor. Aslında hayat, hiç de cömert değil; verdiği şeyi her zaman alıyor. Hiçbir gülüşün yanına kâr kalamıyor, hepsi bambaşka gözyaşlarına gebe. Asla borçlu kalamıyorsun hayata. Uyanıp gözlerini açtığın her gün, yorgunlukla gözlerini kapatacağın gecelerin habercisi. Gittiğin yollar, dönüşlerini hazırlıyor. Belki her gün birileri girerken hayatına, bir o kadar da insan çıkıp gidiyor. Aldığın her nefesi vermek zorundasın devam etmek için. Tuttuğun her eli bir gün bırakmak, sarıldığın herkese bir gün veda etmek zorunda bırakıyor hayat.
Ve bittiğinde hayat denen şey aslında nasıl geldiysen öyle gidiyorsun. Hiç gülmemiş, hiç ağlamamış, hiç sevmemiş, hiç kırılmamış, hiç yaşamamış gibi. Verilen her şey alınmış ve sen geldiğin hiçlikle gidiyorsun.

Gecelik hüzün

 

   Bu gecenin şarkısı Dido’dan The Day Before The Day benim için.
İnsanın boğazını düğümleyen, sözleriyle, ritmiyle buruk bir gülümseme bırakan bir şarkı. Şarkı baştan sona hüzün. Gidenin arkasından kendini teselli eder gibi bir şarkı.
   Bir gün öncesi elini tuttuğun, belki de bir saat öncesi sesini duyduğun insan gitmiştir ve bu gitme öyle başka gitmelere benzemez. Gitmiştir işte, tamamen gitmiş. Saat işler, herkes işine gücüne koşar, hayat devam eder. O gitti diye hiçbir şey değişmez. Belki için çok yanar, sözcükler bile anlatamaz hislerini, gözyaşları bile az gelir acına. Fakat birileri geri dönmemek üzere gitmişken dünyadan, bazıları ilk kez gözlerini açar bu dünyaya. Yaşam budur, yaşamın güzelliği budur aslında! Unutulmaz gidenler ancak onlarla da gidilmez.
   Ne kadar kelime kullansam da şarkının etkisini yaratamaz, iyisi mi dinleyip bu güzel hüznün tadına varmak.

Neden mi harika dünya?

            

    Pek çoğunuz What A Wonderful World şarkısını, Louis Armstrong’tan defalarca dinlemiştir ve inanmak da istemiştir dünyanın harikalığına aklında onu dürtüp duran pek çok soruya rağmen. Bunları duymuşçasına bir konuşma yapmış Louis bu videodaki kaydından önce, tüm bu sorular hakkında. Bugün karşılaştım ve sözlerine hayran kaldım.

   “Aranızdan bazı gençler bana şöyle diyor “Hey babalık, ne kastediyorsun “Ne Harika Bir Dünya (What A Wonderful World)” derken? Her yerde süren tüm bu savaşlara ne diyorsun? Onlar da mı harika? Peki ya açlık ve kirlilikten ne haber? Onlar da pek harika sayılmaz.”

Pekala yaşlı babalığı bir dakikalığına dinlemeye ne dersiniz? Bence asıl kötü olan şey dünya değil, bizim ona yaptıklarımız. Ve tüm söylediğim de bak işte ne harika bir dünya olurdu eğer biz ona bir şans verseydik. Sevgi bebeğim, sevgi. Sırrımız bu, evet. Eğer daha çoğumuz birbirini sevseydi, daha çok sorunu halledebilirdik; ve bu dünya da harika bir şey olurdu o zaman. Yaşlı babalığın söylemeye çalıştığı bu işte!”

(Not: Çeviri bana aittir, herhangi bir yanlışlık veya eksiklik varsa affola.)

Konuşmanın orijinal hali: 
“Some of you young folks been saying to me: “Hey Pops, what you mean ‘What a wonderful world’? How about all them wars all over the place? You call them wonderful? And how about hunger and pollution? That ain’t so wonderful either.” 
Well, how about listening to old Pops for a minute? Seems to me, it aint the world that’s so bad but what we’re doin’ to it. And all I’m saying is see what a wonderful world, it would be if only we’d give it a chance. Love baby, love! That’s the secret, yeah. If lots more of us loved each other, we’d solve lots more problems, and then this world would be gasser. That’s what old Pops keeps saying!”

6.
Evet, işte :
Yaşadıklarımız
öldürdüklerimizdir.

Başka türlü nasıl olsundu ki : bir belirli yaşam
anında gerçekleştirilen, yaşar kılınan bir şey,
o anın geçip gidişiyle, yokolmak üzere varedilmiş
olmaz mı?

Bir belirli anda yaşanan,
o anın geçiciliği yoluyla,
ölüme teslim edilir.

Her yaşanan geçicidir;
her yaşayan, ölümlü…

Ölüm de, öyleyse, yaşayanın geçiciliğidir.
– Ama, demek ki, ancak yaşamış olan ölebilir :
Öyleyse, ölen, yaşamış olandır – yaşayan da,
ölecek olan; yani, yaşayan – – öyleyse, işte,
ölüm, yaşamdır.

Yaşam ne denli ölümse,
ölüm de o denli yaşamdır.

Ölen, çünkü, ancak yaşamışsa ölebilir –
ancak yaşamış olan ölebilir; ve tersi –
ancak ölmüş olan yaşayabilir…

Öyleyse,
öldüklerimiz de, hep yaşadıklarımızdır
– nasıl, yaşadıklarımız, hep,
öldürdüklerimizse…

Neyi ki yaşarız, onu ölürüz
– öldüğümüz de, hep, yaşadığımızdır.

Oruç Aruoba (” ÖLÜM (de) ” / de ki işte)

Ah dedirten Şiirler

   Bir gece can sıkıntısıyla giderse eliniz kitaplığınıza ve bunu görürseniz mutlaka çekip alın onu oradan. Sıkıntınız geçer mi daha mı hüzünlenirsiniz bilemem ama edebi olarak tatmin olacaksınız o sayfalar arasında.

  Çiçekli şiirler yazmak isteyen güzel kadın, Didem Madak. Erken veda etmiş belki buralara ama harika dizeler bırakmış bizlere gitmeden.

Mesela, “Ah’lar Ağacı“nda diyor ki,

Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
Su sızdırıyor çatlaklarından.” 

Parçala hayatı, paramparça yap ve kalk tüm gücünle birleştirmeye çalış o parçaları. Aynı olmuyor ki. Yine gülüyorsun, seviyorsun belki ama hep eksik oluyor, eskisi gibi olamıyor. Gülüşlerin buruk oluyor acılarının, yaralarının sızılarıyla.


İlerledikçe ancak böyle bir kadının eseri olabilecek dizeleri geliyor,

Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
Çoktandır öksüz olan mutfakta
Buğulandı ve ağladı camlar,
Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.

Her gün girdiğimiz mutfakları ağlatıyor, gözyaşlarını da bir mendil yerine perdeleri kuruluyor bir başına kalmış mutfağın. Bu dizelerden sonra kimin hayatında domates çorbası sıradan kalabilir ki?

Kitap bitmeden “Paragraf Başı” diye bir şiir başlıyor son sayfalarda. Her dizesi bambaşka bir tat veriyor bu şiirin.
Yalnız bırakma beni bu paragrafın başındadiyor Didem. Hayata, gözyaşlarına yalnız direnirken bir paragraf başında güçsüz, kimsesiz hissediyor bazen insan.
Dizelerde şarka yolculuk ediyoruz ve kadınlarını şöyle anlatıyor:

Sürmeleri ne karaydı kadınların
Herkesi bir yere sürer ya dünya
Gözlerine sürülmüştü orada kadınlar.

Şu kareyi hatırlatıp sızlatıyor içimi kadın.