Bavullara Sığmaya Çalışan Yaşamlar

     Uyanır uyanmaz gözüme çarpan şey gardrobun üzerinde bomboş duran bavulum. Garip bir huzursuzluk veriyor; duruşu değil, rengi değil, varlığı. Yıllardır nereye gitsem o bavul hep bir yerlerde; belki bir dolap üstü, belki bir kapı arkası, belki bir yatağın altı olsun hep bir yerlerde bekliyor beni. 
     İlk kez evimden çıkıp başka bir şehirde kendi başıma yaşamaya başladığımda bundan sonra hep bir bavulum olacağını bilmiyordum. Ama şimdi evim dediğim yere bile gittiğimde günlerim sayılı, bavulum hep ulaşılacak bir yerde. Özgürlük mü? Belki. Ama bir o kadar da kopmuşluk. Ait olamamanın verdiği rahatsızlık da dürtüyor insanı o bavul her gündeme geldiğinde. Büyük sözler verememek gibi bir şey bir yere yerleşememek. Bir bavulu geçecek, bir bavula sığamayacak şeylere bağlanamamak. Sanki biraz yersizlik. Ama kim yerli ki? Kim gerçekten ait ki bir yere? Yer nedir? Yerim nereye denir?
     Rahatlatıcı bir yanı da var bunun. Hiçbir kapının üzerine seni hapsedecek kadar kapanmaması, eninde sonunda yeni bir kapıya gidecek olmanın buruk ama heyecanlı bekleyişi. Hep yeni bir yol var sürükleyip giderken o bavulu.
     Gözünün ucunda bir bavulun olması, yaşam denen şeyin bir göçebelik, bir yerleşememe, bir yer arayışı olduğunun somut kanıtı gibi.

 “I don’t remember when I was young.
I don’t recall the day when I first saw the sun.”

Tanrının Harfleri

”     Tanrının harfleri olmasaydı, hiçbir kadın hiçbir erkeğe, hiçbir erkek hiçbir kadına bir tek sevgi sözü söyleyemezdi. Deniz köpüklenmezdi. Çiçeklere rayiha yürümezdi. Serçeler güneşten önce doğmazdı. Ağaçlar şarkı söylemezdi. Dünyanın bütün dillerinden yapılmış bir dil, kirpiklerin hevesini parmakta mucizeye çevirmezdi. Beden arzu etmezdi. Hayvanların gözlerinden merhamet duygusunu öğrenemezdi insan. Keder olmazdı. Zaman, doğumla ölüm arasında cümle kuramazdı. Evlerin pencereleri dışarı açılmazdı. İnsanlar birbirlerine gözyaşı boncuklarından armağanlar sunmazdı. Dünyamıza akşamlar gelmezdi. Uykular bizi her sabah yeniden doğurmazdı. İnsan, ayrılığa şiirler söyleyemezdi. Hazla hüzün arasında salkım çiçekler açmazdı dünya.
     Tanrının harfleri olmasaydı, insanın ilk çığlığı dünyayı tutmazdı. Aldığı soluk öldürürdü herkesi. Sonsuzluk olmazdı. Ölümü gördükten sonra kimse kimseyi sevemezdi. Üzümün güneşinden şarap kandilleri yapamazdı insan. Hayal olmazdı. Hatıra olmazdı. Yeryüzü beşiğinde gökyüzü uyumazdı.

     Doğanın kalemiyle doğanın kağıdına şiirler yazamazdı insan.

2012-2013

Şükrü ERBAŞ
Tanrının harflerini düşünürken bir huzurlu melodi eşlik etsin size. Bu yazıya ekleyebileceğim tek şey bu:

Çocukluk Kokusu

     Kaynamış süt kokusu hep çocukluğumu getirir bana. Süt demek çocukluk demek benim için. Süt dişlerinin bile henüz çıkmadığı, süt kadar beyaz bir masumiyetle gülümsenen o günler. Çayı küçüklerin içemediği, kahvenin bizi karartacağına inanılan o bembeyaz günler. Belki erkenden uyanıp herkesi uyandırdığımız bir hafta sonu kahvaltısı, belki de uyumayacağım diye inat edilen bir uyku öncesi demekti süt.
     Ne güzeldi telaşlarımız, ne önemliydi her bir günümüz. Öğle güneşi gelmeden sokakta birkaç saat daha fazla oynamak için erkenden başlardık güne. Karnımızı doyurmak pek de derdimiz değildi oyuna doymak isterken. Seksek çizili sokaklarımızdan korkmazdık. Sokaklar arkadaştı, oyundu, özgürlüktü, mutluluktu.
    Bir güne sığdırdığımız koşuşturmalar, heyecanlar, gülüşlerle içilen o mis kokulu sütlerin her bir yudumunu hak ederdik.
     Büyüdük ve kirlendik mi bilinmez, ama hepimiz bir zamanlar süt masumiyetiyle bakıyorduk hayata, gökyüzüne. Dökülen her bir süt dişimizle, masumiyetimiz de döküldü belki.

Çocukluk huzurunda bir şarkı gülümsetsin içinizdeki süt çocuklarını! 🙂

Minik bir merhaba

Merhaba!
Nedendir bilinmez böyle bir şeye başlamak istedim bu yaşta.
Belki de onca okumadan sonra yazma isteği verdi kelimeler bana.
Neyse tatlı bir pazar günü için tatlı bir huzur önereyim size: