Bavullara Sığmaya Çalışan Yaşamlar

     Uyanır uyanmaz gözüme çarpan şey gardrobun üzerinde bomboş duran bavulum. Garip bir huzursuzluk veriyor; duruşu değil, rengi değil, varlığı. Yıllardır nereye gitsem o bavul hep bir yerlerde; belki bir dolap üstü, belki bir kapı arkası, belki bir yatağın altı olsun hep bir yerlerde bekliyor beni. 
     İlk kez evimden çıkıp başka bir şehirde kendi başıma yaşamaya başladığımda bundan sonra hep bir bavulum olacağını bilmiyordum. Ama şimdi evim dediğim yere bile gittiğimde günlerim sayılı, bavulum hep ulaşılacak bir yerde. Özgürlük mü? Belki. Ama bir o kadar da kopmuşluk. Ait olamamanın verdiği rahatsızlık da dürtüyor insanı o bavul her gündeme geldiğinde. Büyük sözler verememek gibi bir şey bir yere yerleşememek. Bir bavulu geçecek, bir bavula sığamayacak şeylere bağlanamamak. Sanki biraz yersizlik. Ama kim yerli ki? Kim gerçekten ait ki bir yere? Yer nedir? Yerim nereye denir?
     Rahatlatıcı bir yanı da var bunun. Hiçbir kapının üzerine seni hapsedecek kadar kapanmaması, eninde sonunda yeni bir kapıya gidecek olmanın buruk ama heyecanlı bekleyişi. Hep yeni bir yol var sürükleyip giderken o bavulu.
     Gözünün ucunda bir bavulun olması, yaşam denen şeyin bir göçebelik, bir yerleşememe, bir yer arayışı olduğunun somut kanıtı gibi.

 “I don’t remember when I was young.
I don’t recall the day when I first saw the sun.”

Bir küçük eski dost

     Bu küçük Pinokyo yolculuğuna 1939‘da Amerika‘da başlamış ve ben onunla geçen yıl Ankara‘da bir sahafta buluştum. Şu an kendisi benimle Soma’da devam ediyor macerasına. Bu kitabın neler yaşadığını içindeki karakterin maceralarından daha çok merak ediyorum. Onu basan insanlar şu an yaşıyor mu, onu ilk satan kitapçı hala çalışıyor mu, onu ilk satın alan kişi kimdi, bir hediye miydi yoksa bir çocuğun harçlıklarını biriktirip kendine ilk aldığı kitaplardan mıydı? Bir kağıt parçasının bunca yer gezip, bunca insan tanıyıp bunca yıl yaşamış olmasına bayılıyorum. Yıpranmış yaprakları, kıvrılmış sayfaları, ayrılmış cildi, kokusu öyle çok anı dolu ki kıskanıyorum onu. 
   Kendinize bir iyilik yapıp ilk fırsatta bir sahafa gidin. Nerede olursa olsun bir sahaf sahibi abiden mutlaka bir şeyler öğrenirsiniz. Size seve seve çay ikram edip o yıllanmış yapraklardan kendi payına düşen anılarını anlatmak isteyecektir. Öyle belli bir kitabı aramak için gitmeyin sahafa, siparişle gidilecek yerlerden değil bence oralar. Girin kapısından, mutlaka bir şeyler bulacaksınız. O atmosferi yaşayıp ruhunuzu gülümsetin. İkinci el kitapları deneyin, koklayın ve maceralarını, kimlerin onlara dokunduğunu, onların kimlerin hayatlarına dokunuğunu, nerelere gittiğini hayal etmeye çalışın. Hem bütçeniz hem de ruhunuz için harika bir deneyim olacak, inanın! 🙂