Birmingham’dan / Victoria Square

Birmingham‘ı özetlemek gerekirse sanat, tarih ve onca binanın arasına yeşili sığdırmaya çalıştıkları bir şehir. 1 milyonu aşkın nüfusuyla İngiltere’nin ikinci büyük şehri olmasına rağmen kaostan çok ahenkli bir kalabalık var. 
Alttaki fotoğraf Victoria Meydanı‘nda çekildi. Bu meydan, belediye sarayı ve sosyal konuta ev sahipliği yapmakla birlikte pek çok sanat eserinin de sergilendiği bir yer aslında.
Meydandaki havuzun etrafına T. S. Eliot‘ın Burnt Norton şiirinden bir alıntı oyulmuş, şöyle başlıyor. “And the pool was filled with water of sunlight/ Ve havuz gün ışığının suyuyla dolduruldu 
And the lotos rose, quietly, quietly,/ Ve nilüferler yükseldi sessiz, sessiz
The surface glittered out of heart of light,/ Yüzü parıldadı ışığın kalbinde
And they were behind us, reflected in the pool./ Ve ardımızdaydılar, havuza yansımış olarak.*
Then a cloud passed, and the pool was empty. / Sonra bir bulut geçti, ve bomboştu havuz.
* 
Ayrıca heykelse fazlasıyla meşhur, havuz için uluslararası bir yarışma düzenlenerek seçilmiş. Prenses Diana tarafından meydan 1994’te tekrar açıldığında Hindistan doğumlu heykeltıraş Dhruva Mistry tarafından tamamlanmış. İsmi The River, ya da yerel adıyla ” Floozie in the Jacuzzi/Jakuzideki Orospu“. Bir heykel için pek hoş bir isim değil gibi ama Birmingham şehir konseyi sitesinde bile böyle geçiyor.
 
Meydanın adı tabi ki Kraliçe Victoria’ya ithafen verilmiş ve Victoria sizi bütün asaletiyle izliyor. 1901 yılında Thomas Brock tarafından yapılmış bir heykelini hayranlıkla siz de izleyebilirsiniz. 

Meydan o kadar güzel bir yerde ki şehrin tüm önemli noktalarına yürüyerek ulaşabiliyorsunuz. 1-2 dakika mesafede Birmingham Müzesi ve Sanat Galerisi var. 5-6 dakika yürüme mesafesinde Birmingham Kütüphanesi, Anıt Mezar ve Birmingham Repertory Tiyatrosu bulunmakta. 10 dakika yürümeyle şehrin meşhur kanalına ulaşabiliyorsunuz. Biraz güneş varsa ya da çok fazla rüzgar yoksa Birmingham keşfetmek için harika bir şehir!

*Çeviri: Büşra Ay

“Fareler ve İnsanlar”da “To A Mouse” Kırıntıları

     Nobel ve Pulitzer ödülleri almış Amerikalı John Steinbeck‘in, -şaşırtıcı bir şekilde- MEB 100 Temel Eser listesine girmiş Fareler ve İnsanlar romanının Sel Yayıncılık‘tan çıkmış Ayşe Ece çevirisini okudum geçenlerde. Roman, öyle hiç de ağdalı olmayan bir dil ile sade ve sıradan sayılabilecek karakterlere sahip. Romanımızın ana karakterleri, 2 tarım işçisi olan George ve Lennie. George Milton, oldukça akıllı biri. Ancak Lennie Small, soyadıyla ciddi bir zıtlık oluşturacak derecede iri bir yapıya ve kıt bir zekaya sahip. Bu iki mevsimlik işçi birlikte yolculuk edip iş arıyorlar ama her seferinde Lennie yüzlerinden başları derde girdiğinden yine yollara düşmek zorunda kalıyorlar.

     Kitabı bitirdikten sonra üzerine bir araştırma yaptığımda ilginç bir bilgiyle karşılaştım. Steinbeck, kitaba Fareler ve İnsanlar (orjinal haliyle Of Mice and Men) ismini verirken İskoç şair Robert Burns‘ün meşhur “To A Mouse” (Bir Fareye) şiirinden esinlenmiş. Burns’ün en sevdiğim şiirinin böyle bir kitaba ilham olması beni oldukça şaşırttı çünkü şiiri incelediğinizde kitapla öyle güzel ilişkilendirilebiliyor ki bir isimden daha fazlasını vermiş bu şiir Steinbeck’in kitabına. 
     “Bir Fareye” şiiri söyle bir notla başlar: “Onunla yuvasında bir sabanla karşılaşmam üzerine, Kasım 1785”. Burns, ortalığı süpürürken yanlışlıkla bir farenin yuvasını dağıtır ve kardeşinin iddiasına göre henüz sabanını bile elinden bırakmadan yazar bu şiiri. Steinbeck ise kitabının ismini şiirin sondan bir önceki kıtasında yer alan şu dizelerden alır: 
The best-laid schemes o’ mice an’ men
Fareler ve insanların en iyi düşünülmüş/hesaplanmış planları
Gang aft agley
Genellikle ters gider.
     Kitapta da olan şey tam olarak bu. Bir hayalleri var George ve Lennie’nin; küçük bir arazi alıp tavuklarıyla, tavşanlarıyla, kendi ürünlerini yetiştirerek, kendi işlerini yaparak birlikte ve özgürce yaşamak. Bu planı o kadar uzun süredir yapıyorlar ve dillendiriyorlar ki hayallerindeki o arazi işlenmiş, tavşanların yuvası yapılmış, onlara yonca toplamak için Lennie’yi bekleyen çuvalları bile hazır. Lennie olgun, yaşlı bir insan yerine masum bir çocuk tavrıyla yaşayan, davranan bir karakter. Oldukça unutkan olan Lennie, George olmadıkça konuşmamaya, onsuz başkalarıyla karşılaşmamaya özen gösteriyor başını belaya sokmamak için. Çünkü başı belaya girerse George, gelecekte onun tavşanlara bakmasına izin vermeyecek. Öte yandan George, her zaman Lennie’yi kollayan, onun başı belaya girse bile onu terk etmek yerine onunla yeniden iş aramaya koyulan bir adam. Ona bir arkadaştan çok koruyucusu gibi yaklaşıyor, kendi başına kazandığı paranın hakkını vererek ya da sağda solda çarçur ederek harcayabileceğini bilmesine rağmen. Lennie ne zaman kendini kötü hissetse, bir şeylerden korksa hemen George’tan hayallerini anlatmasını istiyor, aslında kendisi en küçük ayrıntısına kadar ezbere bilse de. Lennie bu hayal dışında yaptığı her şeyi, gittiği her yeri kolaylıkla unutuyor. Bir tek o küçük arazi hayali var unutmadığı. 
     Şiir ve roman ilişkisine geri dönecek olursak; “Bir Fareye” şiirinin özellikle son iki kıtası, romanla fazlasıyla bütünleşiyor. Öncelikle o kıtalara bir bakalım:
“But Mousie, thou art no thy lane,
Ama Farecik, yalnız değilsin
In proving foresight may be vain:
Geleceği tahmin etmenin boş olduğu konusunda
The best-laid schemes o’ mice an’ men
Fareler ve insanların en iyi düşünülmüş planları
Gang aft agley,
Genellikle boşa gider
An’ lea’e us nought but grief an’ pain,
Ve bizi ızdırap ve acıyla başbaşa bırakır
For promis’d joy!
Vaadedilen mutluluk yerine!
Still thou are blest, compared wi’ me!
Yine de sen, şanslısın bana bakılırsa
The present only toucheth thee:
Yalnızca şimdi dokunabilir sana
But och! I backward cast my e’e,
Ama ah! Benim gözlerim geriye bakar
On prospects drear!
Kederli umutlara
An’ forward, tho’ I canna see,
Ve geleceği göremem belki
I guess an’ fear!
Ama korkarım!“*

 Romanı okuyan ya da konusuna az çok hakim olan biri karakterleri bu şiire kolaylıkla yerleştirebilir gibi geliyor bana. Yalnızca şimdiki zamanda yaşayan, geçmişi her an silip geleceği umutla bekleyen farecik adeta romandaki Lennie karakteriyle bütünleşirken; geçmişin yakasını bırakmadığı, bu yüzden gelecek için tedbirler alma derdinde olan insanoğlu da George ile vücut buluyor.
     
     Belki yıllar önce okuyup unuttuğunuz, belki de sadece adını duyduğunuz sakin, sıradan bir kırsal hayatı ele alarak pek çoğumuzun hayatına dokunan; bizi, bizden birilerini bize anlatan bu romanın arka planını biraz da başlığının arka planıyla irdelemeye çalıştım. Umarım bu sayede birinizi bu kitapla tanıştırmış ya da bir sekmenizde Robert Burns yazdırabilmişimdir. 🙂

*Çeviri: Büşra Ay

If / Eğer

“If I can stop one heart from breaking,
I shall not live in vain;
If I can ease one life the aching,
Or cool one pain,
Or help one fainting robin
Unto his nest again,
I shall not live in vain.”

– Emily Dickinson

“Eğer engel olabilirsem kırılmasına bir kalbin,
Beyhude yaşamış olmayacağım;
Eğer hafifletebilirsem ağrısını bir yaşamın,
Yatıştırabilirsem bir acıyı,
Ya da yetişebilirsem yardımına bir ardıç kuşunun
Ulaşması için yuvasına yeniden,
Beyhude yaşamış olmayacağım.” *

*Çeviri: Büşra Ay

Tanrının Harfleri

”     Tanrının harfleri olmasaydı, hiçbir kadın hiçbir erkeğe, hiçbir erkek hiçbir kadına bir tek sevgi sözü söyleyemezdi. Deniz köpüklenmezdi. Çiçeklere rayiha yürümezdi. Serçeler güneşten önce doğmazdı. Ağaçlar şarkı söylemezdi. Dünyanın bütün dillerinden yapılmış bir dil, kirpiklerin hevesini parmakta mucizeye çevirmezdi. Beden arzu etmezdi. Hayvanların gözlerinden merhamet duygusunu öğrenemezdi insan. Keder olmazdı. Zaman, doğumla ölüm arasında cümle kuramazdı. Evlerin pencereleri dışarı açılmazdı. İnsanlar birbirlerine gözyaşı boncuklarından armağanlar sunmazdı. Dünyamıza akşamlar gelmezdi. Uykular bizi her sabah yeniden doğurmazdı. İnsan, ayrılığa şiirler söyleyemezdi. Hazla hüzün arasında salkım çiçekler açmazdı dünya.
     Tanrının harfleri olmasaydı, insanın ilk çığlığı dünyayı tutmazdı. Aldığı soluk öldürürdü herkesi. Sonsuzluk olmazdı. Ölümü gördükten sonra kimse kimseyi sevemezdi. Üzümün güneşinden şarap kandilleri yapamazdı insan. Hayal olmazdı. Hatıra olmazdı. Yeryüzü beşiğinde gökyüzü uyumazdı.

     Doğanın kalemiyle doğanın kağıdına şiirler yazamazdı insan.

2012-2013

Şükrü ERBAŞ
Tanrının harflerini düşünürken bir huzurlu melodi eşlik etsin size. Bu yazıya ekleyebileceğim tek şey bu:

Ah dedirten Şiirler

   Bir gece can sıkıntısıyla giderse eliniz kitaplığınıza ve bunu görürseniz mutlaka çekip alın onu oradan. Sıkıntınız geçer mi daha mı hüzünlenirsiniz bilemem ama edebi olarak tatmin olacaksınız o sayfalar arasında.

  Çiçekli şiirler yazmak isteyen güzel kadın, Didem Madak. Erken veda etmiş belki buralara ama harika dizeler bırakmış bizlere gitmeden.

Mesela, “Ah’lar Ağacı“nda diyor ki,

Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
Su sızdırıyor çatlaklarından.” 

Parçala hayatı, paramparça yap ve kalk tüm gücünle birleştirmeye çalış o parçaları. Aynı olmuyor ki. Yine gülüyorsun, seviyorsun belki ama hep eksik oluyor, eskisi gibi olamıyor. Gülüşlerin buruk oluyor acılarının, yaralarının sızılarıyla.


İlerledikçe ancak böyle bir kadının eseri olabilecek dizeleri geliyor,

Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
Çoktandır öksüz olan mutfakta
Buğulandı ve ağladı camlar,
Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.

Her gün girdiğimiz mutfakları ağlatıyor, gözyaşlarını da bir mendil yerine perdeleri kuruluyor bir başına kalmış mutfağın. Bu dizelerden sonra kimin hayatında domates çorbası sıradan kalabilir ki?

Kitap bitmeden “Paragraf Başı” diye bir şiir başlıyor son sayfalarda. Her dizesi bambaşka bir tat veriyor bu şiirin.
Yalnız bırakma beni bu paragrafın başındadiyor Didem. Hayata, gözyaşlarına yalnız direnirken bir paragraf başında güçsüz, kimsesiz hissediyor bazen insan.
Dizelerde şarka yolculuk ediyoruz ve kadınlarını şöyle anlatıyor:

Sürmeleri ne karaydı kadınların
Herkesi bir yere sürer ya dünya
Gözlerine sürülmüştü orada kadınlar.

Şu kareyi hatırlatıp sızlatıyor içimi kadın.