Bir külaha dondurmadan fazlasını sığdırmak

     Deniz kenarında yenilmiş, farklı görünümlü bir lezzet sunumu olarak kullanılabilecek bu dondurma fotoğrafını ben bugün öyle kullanmayacağım. Onun yerine bu küçük dondurmaya sığdırılmış küçük bir anıyı paylaşacağım. 
     Bu dondurmayı İngiltere’nin Las Vegas’ı sayılabilecek kadar ışıklar, tabela ve yapılarla dolu bir şehirde, Blackpool’da, “Traditional Ice Cream” yazan bir seyyar satıcıdan aldım. Satış yaparken konuşan, espriler yapan satıcı şehir fazlasıyla turist dolu olduğu için herkese nereli olduğunu soruyordu. Bana geldiğinde turist misin, öğrenci misin dedi. Öğrenci olduğumu öğrenince “ama başka yerden geliyorsun, nerelisin” diye sordu. Türkiye’den geldiğimi söyleyince bana beceremediği Türkçesiyle bir şey söyledi. Anlayamadım ancak bu yaz Türkiye’ye gideceğim, oludiniz dedi ve o zaman “Ölüdeniz” olduğunu anladım. Birkaç kez gittiğini ve Türkiye içerisindeki başka yerlere de seyahat etme fırsatı bulduğunu söyledi. Doğasının ve sıcaklığının ne kadar güzel olduğu üzerine yorum yaptı.
     Dondurmamı hazırlamaya başladığında önündeki kutulara bakıp Türkiye’deki dondurmaların daha güzel olduğunu itiraf etti ve bana hangisini tercih ettiğimi sordu. Türkiye’dekilerin bence gerçek dondurma olduğunu söyledim, gülümseyip kabullenir gibi farklarını anlatamam ama Türkiye’deki kesinlikle denenmeli dedi. Türkiye’yi fazlasıyla sevdiğini belli eden amca bir de geldiğim şehri sordu, sadece başkent dedim. “Ankara” diyerek cevapladı şaşırtıcı bir şekilde ve yüzü düşerek orada çok kötü şeyler yaşandı, bunu yapmalarına izin vermememiz lazım dedi garip bir suçluluk ve destekleme isteğiyle.
     Bu anı nereye varacak derseniz net bir sonucu yok ama benim için ilginç yanları var. Birincisi şu ki buradaki dondurmacı amca başka ülkelerdeki dondurmaları tadabilme, onlardan zevk alıp kendine zaman ayırmanın tadını çıkarma şansına sahip. Bu sırada ülkemdeki herhangi bir Maraşlı dondurmacı amcam ise kendi ülkesindeki başka bir şehir olan memleketine bir ziyarete ya da düğüne gitmek için düşünüp kenara para atma derdinde. Bir diğer ilginç yanı da şimdiye kadar Türkiye’ye gelmiş, zaman geçirmiş kimi gördüysem Türkiye’ye garip bir yaklaşımları var. Sanki yıllarca kafalarında kurdukları ülkeyi deneyimleyince değişen o resmi, o güzelliği korumak, desteklemek ister gibi. Garip bir suçluluk ve sahiplenme hissi içeriyor tavırları. Son olarak dondurmaya gelecek olursak da tabi ki bir maraş değil ama İrlanda Denizi’ne karşı yendiğinde gayet hoş gidiyor.

Güneşi özlemek

      Güneşi özledimsonra seniKeşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım.” diyor ya Didem Madak; halimi, özlemimi anlatıyor adeta.
     Bazı günler var uyanmak, başlamak yeniden bir güne sanki yeni bir yükmüş gibi. Hele bir de gözlerin güneşli bir gökyüzüne, gün ışığının sızdığı bir odaya açılmamışsa yiyip bitirmen gereken içi geçmiş bir karpuzdan hallice bir şeye dönüşüyor bekleyen koca gün.   
   Belki de biz bir gölgelik aramayı seviyoruz. Kaçacak olsak da tepemizde duruvermesini seviyoruz güneşin. Tenimizi yakmasına rağmen o kaçışı, küçük bir serinlik arayışının telaşını seviyoruz. Derdimiz sarmak güneşi, doya doya bakmak ona değil. Uzaktaki bir samimi dost gibi ben buradayım hissiyle ısıtması tenimizi, aradığımız bu.
     Hem zaten kim sever bir florasan altındaki soğuk bir ağacı, güneşin yapraklarından süzülüp gövdesini sarışını yaşamak varken?
Güneşli günlere kavuşmak umuduyla!
Güneşsiz kalanlara içleri ısıtmalık bir şarkı gelsin.

ve sevgiye inandılar.

     Bir albüm var, OnnoTunç Şarkıları isminde; Onno Tunç’a saygı albümü olarak hazırlanmış. Sezen‘den Şebnem‘e, Levent‘ten Sertab‘a herkes toplanmış; enfes bir şey hazırlamışlar. 

     2007’de hazırlanmış bu albümden neden şimdi bahsediyorum peki? Albümde bir de Mor ve Ötesi yorumu var, şarkının ismi 1945. Şarkıyı daha önce Sezen de yorumlamış ancak Mor ve Ötesi yorumu daha başka etkiledi beni. İsminden anlaşıldığı üzere şarkı o yıl Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombaları sonucu parçalanan hayatları, yarım kalmış çocuklukları anlatıyor. Bugün denk geldi ve tekrar dinlediğimde şarkının o tarihteki acıların ötesine dokunduğunu hissettim. 
 
Sene bin dokuz yüz kırk beş onlar da hep insandılar,
ve sevgiye inandılar ve saygıya inandılar 
senin gibi… benim gibi…”
       Ölümlerin sayılar ve istatistikler ötesine geçemediği, ölenlerin insanlar olduğu gerçeğini unuttuğumuz şu karanlık dönemde insanlığı yeniden hatırlatır gibi bir şarkı. Her gün üzerine bombalar yağan çocuklar, anneler, babalar; evler, yataklar, oyun parkları, okullar; umutlar, hayaller, geleceklerle dolu. Her gün sayısız çocuk kaybettiği babası, ablası, komşusuyla birlikte kocaman bir parçasını yitiriyor kalbinde, umudunu. Her gün sayısız insan gülümseyerek başladığı günü yapayalnız bitiriyor.
“Gel asırlardan uzan da tut ellerimi sımsıcak.
Yoksa bendeki çocuk da böyle çaresiz kalacak.
Öfke ile beslenen çocuklar yalnızdırlar 
ve ümitleri çiceklerden, acıları tarihlerde.” 

     Çözüm nedir bilmiyorum ama sevgiye inanmaktan zarar gelmez. Tolstoy, “İnsan Neyle Yaşar?”da da cevabı onda buluyordu:

 “İnsanlar sadece kendi hayatları için kaygılandıkları, kendilerini kolladıkları için yaşar sanırdım, oysa onları yaşatan tek şey sevgiymiş.”

Sevgiye, umuda, güzel günlere…
 

“Fareler ve İnsanlar”da “To A Mouse” Kırıntıları

     Nobel ve Pulitzer ödülleri almış Amerikalı John Steinbeck‘in, -şaşırtıcı bir şekilde- MEB 100 Temel Eser listesine girmiş Fareler ve İnsanlar romanının Sel Yayıncılık‘tan çıkmış Ayşe Ece çevirisini okudum geçenlerde. Roman, öyle hiç de ağdalı olmayan bir dil ile sade ve sıradan sayılabilecek karakterlere sahip. Romanımızın ana karakterleri, 2 tarım işçisi olan George ve Lennie. George Milton, oldukça akıllı biri. Ancak Lennie Small, soyadıyla ciddi bir zıtlık oluşturacak derecede iri bir yapıya ve kıt bir zekaya sahip. Bu iki mevsimlik işçi birlikte yolculuk edip iş arıyorlar ama her seferinde Lennie yüzlerinden başları derde girdiğinden yine yollara düşmek zorunda kalıyorlar.

     Kitabı bitirdikten sonra üzerine bir araştırma yaptığımda ilginç bir bilgiyle karşılaştım. Steinbeck, kitaba Fareler ve İnsanlar (orjinal haliyle Of Mice and Men) ismini verirken İskoç şair Robert Burns‘ün meşhur “To A Mouse” (Bir Fareye) şiirinden esinlenmiş. Burns’ün en sevdiğim şiirinin böyle bir kitaba ilham olması beni oldukça şaşırttı çünkü şiiri incelediğinizde kitapla öyle güzel ilişkilendirilebiliyor ki bir isimden daha fazlasını vermiş bu şiir Steinbeck’in kitabına. 
     “Bir Fareye” şiiri söyle bir notla başlar: “Onunla yuvasında bir sabanla karşılaşmam üzerine, Kasım 1785”. Burns, ortalığı süpürürken yanlışlıkla bir farenin yuvasını dağıtır ve kardeşinin iddiasına göre henüz sabanını bile elinden bırakmadan yazar bu şiiri. Steinbeck ise kitabının ismini şiirin sondan bir önceki kıtasında yer alan şu dizelerden alır: 
The best-laid schemes o’ mice an’ men
Fareler ve insanların en iyi düşünülmüş/hesaplanmış planları
Gang aft agley
Genellikle ters gider.
     Kitapta da olan şey tam olarak bu. Bir hayalleri var George ve Lennie’nin; küçük bir arazi alıp tavuklarıyla, tavşanlarıyla, kendi ürünlerini yetiştirerek, kendi işlerini yaparak birlikte ve özgürce yaşamak. Bu planı o kadar uzun süredir yapıyorlar ve dillendiriyorlar ki hayallerindeki o arazi işlenmiş, tavşanların yuvası yapılmış, onlara yonca toplamak için Lennie’yi bekleyen çuvalları bile hazır. Lennie olgun, yaşlı bir insan yerine masum bir çocuk tavrıyla yaşayan, davranan bir karakter. Oldukça unutkan olan Lennie, George olmadıkça konuşmamaya, onsuz başkalarıyla karşılaşmamaya özen gösteriyor başını belaya sokmamak için. Çünkü başı belaya girerse George, gelecekte onun tavşanlara bakmasına izin vermeyecek. Öte yandan George, her zaman Lennie’yi kollayan, onun başı belaya girse bile onu terk etmek yerine onunla yeniden iş aramaya koyulan bir adam. Ona bir arkadaştan çok koruyucusu gibi yaklaşıyor, kendi başına kazandığı paranın hakkını vererek ya da sağda solda çarçur ederek harcayabileceğini bilmesine rağmen. Lennie ne zaman kendini kötü hissetse, bir şeylerden korksa hemen George’tan hayallerini anlatmasını istiyor, aslında kendisi en küçük ayrıntısına kadar ezbere bilse de. Lennie bu hayal dışında yaptığı her şeyi, gittiği her yeri kolaylıkla unutuyor. Bir tek o küçük arazi hayali var unutmadığı. 
     Şiir ve roman ilişkisine geri dönecek olursak; “Bir Fareye” şiirinin özellikle son iki kıtası, romanla fazlasıyla bütünleşiyor. Öncelikle o kıtalara bir bakalım:
“But Mousie, thou art no thy lane,
Ama Farecik, yalnız değilsin
In proving foresight may be vain:
Geleceği tahmin etmenin boş olduğu konusunda
The best-laid schemes o’ mice an’ men
Fareler ve insanların en iyi düşünülmüş planları
Gang aft agley,
Genellikle boşa gider
An’ lea’e us nought but grief an’ pain,
Ve bizi ızdırap ve acıyla başbaşa bırakır
For promis’d joy!
Vaadedilen mutluluk yerine!
Still thou are blest, compared wi’ me!
Yine de sen, şanslısın bana bakılırsa
The present only toucheth thee:
Yalnızca şimdi dokunabilir sana
But och! I backward cast my e’e,
Ama ah! Benim gözlerim geriye bakar
On prospects drear!
Kederli umutlara
An’ forward, tho’ I canna see,
Ve geleceği göremem belki
I guess an’ fear!
Ama korkarım!“*

 Romanı okuyan ya da konusuna az çok hakim olan biri karakterleri bu şiire kolaylıkla yerleştirebilir gibi geliyor bana. Yalnızca şimdiki zamanda yaşayan, geçmişi her an silip geleceği umutla bekleyen farecik adeta romandaki Lennie karakteriyle bütünleşirken; geçmişin yakasını bırakmadığı, bu yüzden gelecek için tedbirler alma derdinde olan insanoğlu da George ile vücut buluyor.
     
     Belki yıllar önce okuyup unuttuğunuz, belki de sadece adını duyduğunuz sakin, sıradan bir kırsal hayatı ele alarak pek çoğumuzun hayatına dokunan; bizi, bizden birilerini bize anlatan bu romanın arka planını biraz da başlığının arka planıyla irdelemeye çalıştım. Umarım bu sayede birinizi bu kitapla tanıştırmış ya da bir sekmenizde Robert Burns yazdırabilmişimdir. 🙂

*Çeviri: Büşra Ay

If / Eğer

“If I can stop one heart from breaking,
I shall not live in vain;
If I can ease one life the aching,
Or cool one pain,
Or help one fainting robin
Unto his nest again,
I shall not live in vain.”

– Emily Dickinson

“Eğer engel olabilirsem kırılmasına bir kalbin,
Beyhude yaşamış olmayacağım;
Eğer hafifletebilirsem ağrısını bir yaşamın,
Yatıştırabilirsem bir acıyı,
Ya da yetişebilirsem yardımına bir ardıç kuşunun
Ulaşması için yuvasına yeniden,
Beyhude yaşamış olmayacağım.” *

*Çeviri: Büşra Ay

İnci Küpenin Ardındaki Gizem

     Johannes Vermeer’i tanımasanız bile onun meşhur “İnci Küpeli Kız”ını mutlaka görmüşsünüzdür. 17. yüzyılda yaşamış Hollandalı bir sanatçı olan Jan’ın günümüze ulaşabilmiş eserlerinin sayısı kırkı geçmese de her biri beğeni kazanmış ve sanat tarihine önemli katkıları olmuş. Vermeer kariyerine mitolojik ve İncil’den esinlenmiş büyük ölçekli çizimlerle başlamış ancak daha sonra günlük hayata yönelmiş. Sanatçının en çok beğeni toplayan yönü ise ışığı resimlerinde yansıtmadaki ustalığı.
     “İnci Küpeli Kız”, Johannes’in ününü aşmış; bir resim olarak beğeni toplamasının yanı sıra resmin arkasındaki hikayenin gizemiyle de ilgi toplamış. Kim bu kız? Vermeer neden onu resmetmek istedi? 17. yüzyıl Avrupasına göre fazlasıyla sade kalan bir elbise ve saçlarını abartılı buklelerle gözler önüne sermesi beklenirken mavi bir türbanla saran bu kız kim? Tüm bu sadeliğinin, aykırılığının yanında kulağındaki büyük inci küpe, bir gösteriş merakından ziyade görüntüsüne bir ışık, nemli dudaklarıyla uyumlu bir parlaklık olması için kullanılmış sıradan bir tamamlayıcı mı?

     Bu sorular, Johannes’ten bir cevap alamamış ve belki de bu yüzden, resmin gizemi yüzyıllar boyu insanları büyülemiş. 2003 yapımı, eserle aynı isimli “İnci Küpeli Kız” filmi bir belgesel niteliğinde olmasa da tablonun uyandırdığı duygularla kurgusal bir cevap olmuş bu sorulara. Filmin hikayesi Tracy Chevalier’in tablodan etkilenerek yazdığı romanına dayanmakta. Meşhur tablonun öznesi ise filmin çekimlerine başlandığı zamanlar 17 yaşında olan Scarlett Johansson tarafından canlandırılmış.
     Vermeer’in sosyal çevresi, ailesi, bulunduğu yer ve yaşadığı döneme sadık kalınarak kurgulanmış filmde İnci Küpeli Kız, babası kör olup iş yapamaz hale gelince bu ailede hizmetçi olarak çalışmak zorunda kalan Griet. Oldukça sakin ve çalışkan bir karaktere sahip olan Griet, dönemine göre aykırı ve cesur davranışlar sergilemekte. Eşinin bile girmeye çekindiği stüdyonun temizlik görevi Griet’e kaldıktan sonra Vermeer, kızın içgüdüsel olarak resimleri, renkleri yorumlayabildiğini farkedip her fırsatta onunla çalışma fırsatı yaratıyor. Griet’in cesur yorumları ve katkılarıyla her geçen gün hayrete düşen Vermeer, onu hizmetçileriyle kötü bir şöhrete sahip olan sadık alıcısına vermek yerine yeni resminde Griet’le çalışmak istiyor.
     Tablonun her bir ayrıntısını temellendiren olaylardan oluşan bu film, tabloyu gördükten sonra hissedilen merak duygusunu yatıştırmakla birlikte küçük bir sosyal çevrede dönemi ele alışıyla da görülmeye değer. Her yönüyle hayatına, ondan beklenilenlere aykırı bir kadın, bir birey olan Griet’i öznesi yapan, ondaki ışığı gören ve çevresindekilerle paylaşamadığı sanatsal sancılarına hizmetçisinden cevaplar alan Vermeer’i bu filmden sonra hep buruk bir gülümsemeyle hatırlayacaksınız.

Tanrının Harfleri

”     Tanrının harfleri olmasaydı, hiçbir kadın hiçbir erkeğe, hiçbir erkek hiçbir kadına bir tek sevgi sözü söyleyemezdi. Deniz köpüklenmezdi. Çiçeklere rayiha yürümezdi. Serçeler güneşten önce doğmazdı. Ağaçlar şarkı söylemezdi. Dünyanın bütün dillerinden yapılmış bir dil, kirpiklerin hevesini parmakta mucizeye çevirmezdi. Beden arzu etmezdi. Hayvanların gözlerinden merhamet duygusunu öğrenemezdi insan. Keder olmazdı. Zaman, doğumla ölüm arasında cümle kuramazdı. Evlerin pencereleri dışarı açılmazdı. İnsanlar birbirlerine gözyaşı boncuklarından armağanlar sunmazdı. Dünyamıza akşamlar gelmezdi. Uykular bizi her sabah yeniden doğurmazdı. İnsan, ayrılığa şiirler söyleyemezdi. Hazla hüzün arasında salkım çiçekler açmazdı dünya.
     Tanrının harfleri olmasaydı, insanın ilk çığlığı dünyayı tutmazdı. Aldığı soluk öldürürdü herkesi. Sonsuzluk olmazdı. Ölümü gördükten sonra kimse kimseyi sevemezdi. Üzümün güneşinden şarap kandilleri yapamazdı insan. Hayal olmazdı. Hatıra olmazdı. Yeryüzü beşiğinde gökyüzü uyumazdı.

     Doğanın kalemiyle doğanın kağıdına şiirler yazamazdı insan.

2012-2013

Şükrü ERBAŞ
Tanrının harflerini düşünürken bir huzurlu melodi eşlik etsin size. Bu yazıya ekleyebileceğim tek şey bu:

Neden bir klasik Emma?

   

    Günlerdir Jane Austen‘ın Emma‘sı var elimde. Kitaba başlar başlamaz öyle hemen kaptıramadım kendimi ne karakterlerine ne de konusuna. Peki neydi Emma’yı klasik yapan? 21. yüzyılda bulamadığımız o şey neydi Austen’da bulunan?
     Kitabın en büyük özelliği roman türünün ilklerinden, öncülerinden olması. Emma, 1815‘te Austen’ın ömrünün sonlarına yakın yazdığı bir roman. İlk romanlardan biri olarak kabul edilen Don Quixote‘un 1605-1615 yılları arasında yazıldığını düşünürsek, 1800ler roman türünün yeni yeni isimlendirilip ayrı bir edebi tür olduğunun belirtilmeye başlandığı zamanlar olarak görülebilir. 200 yılda temelini ancak oturtmaya başlayan romanın, edebi türler arasına yeni yeni girişi öyle çok da görkemli olmamış. Aristokrat ya da soylu sınıf bu türü okuma öğrenmiş orta sınıf insanların boş, gereksiz uğraşları olarak görmüş. Jane Austen tam da böyle bir dönemde hepsine karşı durup bir kadın olarak, bir yazar olarak kalemiyle kazanmanın peşine düşmüş. Orta sınıfın alt tabakalarında yaşayan ailesinin tek kurtuluşu kızlarının zengin biriyle evlenişi olmasına rağmen hiç evlenmemiş, tüm hor görmelere karşın yazmayı sürdürmüş ve öncü olmuş Austen.
     Peki neden roman türü soylu sınıf tarafından öyle çabuk kabullenilemedi? Çünkü yenilikçiydi, başkaldırıcıydı, farklıydı. Roman türü realizmle birlikte yoğrulup ortaya çıkmış, orta sınıfı kendi sakin, olağan yaşamı içerisinde sunmayı amaç edinmiş bir türdür. Önceki dönemlerde kullanılan güçlü doğaüstü yaratıklar, süslü saraylar, görkemli kralların ya da kahramanların maceraları yerine orta sınıfın – burjuvanın – gerçekliğinin peşine düşmüş roman.
     Steventon köyünde doğmuş sakin, basit bir hayat yaşayan ve“Güzel bir günde gölgede oturmak ve yeşillikleri seyretmek en mükemmel rahatlama yöntemidir” diyen Jane Austen da bu sakinliği, sadeliği kendi döngüsü içerisinde anlatmak istemiş romanla. Emma da bu yazarın kendisi gibi İngiltere’nin sakin bir kasabasında doğup büyümüş Emma Woodhouse’un yaşadıklarını anlattığı eseri. Emma, annesini erken yaşta kaybetmiş, çevresine göre bilgili ancak biraz fazla şımartılmış bir genç kız. Evlenen bakıcılarının kendilerini bırakıp evlendiği için üzüldüğünü düşünen, biraz fazla bencil, dünyanın kendi etrafında döndüğünü düşünen bir babası var Emma’nın. Emma’nın en büyük eğlencesi ise “çöpçatanlık”, Knightley -eniştesinin kardeşi- her ne kadar bu konuda Emma’nın şanslı tahminler yapmaktan öte bir başarısı olmadığını düşünse de. Roman Emma ve onun küçük tanıdık çevresi arasındaki evlilikler, insan ilişkileri, ahlaki çelişkiler üzerine olaylarla ve Emma’nın sınıflar ve kurallarla dolu bir toplumdaki çok da bunlardan rahatsız olmayan bir kadın olarak yaşadığı değişimle çok öyle heyecanlandırmadan, ara ara merak ettirerek geçiyor.
     18-19. yüzyıl İngiltere’si Endüstri Devrimi, Fransız ve Amerikan Devrimi gibi önemli olayların etkileriyle uğraşırken, toplumda işçi sınıflarının oluştuğu, köyden kente göçlerin başladığı ciddi değişikler yaşanırken Austen romanında hiçbirine dokunmadan Highbury’nin huzurunda sürdürüyor olayları. Tarih kitaplarındaki kan, sömürge, sömürülen kadın ve çocuk işçiler, sanayinin getirdikleri ve götürdükleri gibi şeylerle görmekten sıkıldıysanız İngiltere’yi, hala adabımuaşeret kurallarıyla dopdolu konuşmalara tanık olmak için sakin bir kırsal yolculuğa çıkmayı deneyebilirsiniz Emma’yla.

Bir küçük eski dost

     Bu küçük Pinokyo yolculuğuna 1939‘da Amerika‘da başlamış ve ben onunla geçen yıl Ankara‘da bir sahafta buluştum. Şu an kendisi benimle Soma’da devam ediyor macerasına. Bu kitabın neler yaşadığını içindeki karakterin maceralarından daha çok merak ediyorum. Onu basan insanlar şu an yaşıyor mu, onu ilk satan kitapçı hala çalışıyor mu, onu ilk satın alan kişi kimdi, bir hediye miydi yoksa bir çocuğun harçlıklarını biriktirip kendine ilk aldığı kitaplardan mıydı? Bir kağıt parçasının bunca yer gezip, bunca insan tanıyıp bunca yıl yaşamış olmasına bayılıyorum. Yıpranmış yaprakları, kıvrılmış sayfaları, ayrılmış cildi, kokusu öyle çok anı dolu ki kıskanıyorum onu. 
   Kendinize bir iyilik yapıp ilk fırsatta bir sahafa gidin. Nerede olursa olsun bir sahaf sahibi abiden mutlaka bir şeyler öğrenirsiniz. Size seve seve çay ikram edip o yıllanmış yapraklardan kendi payına düşen anılarını anlatmak isteyecektir. Öyle belli bir kitabı aramak için gitmeyin sahafa, siparişle gidilecek yerlerden değil bence oralar. Girin kapısından, mutlaka bir şeyler bulacaksınız. O atmosferi yaşayıp ruhunuzu gülümsetin. İkinci el kitapları deneyin, koklayın ve maceralarını, kimlerin onlara dokunduğunu, onların kimlerin hayatlarına dokunuğunu, nerelere gittiğini hayal etmeye çalışın. Hem bütçeniz hem de ruhunuz için harika bir deneyim olacak, inanın! 🙂

Çocukluk Kokusu

     Kaynamış süt kokusu hep çocukluğumu getirir bana. Süt demek çocukluk demek benim için. Süt dişlerinin bile henüz çıkmadığı, süt kadar beyaz bir masumiyetle gülümsenen o günler. Çayı küçüklerin içemediği, kahvenin bizi karartacağına inanılan o bembeyaz günler. Belki erkenden uyanıp herkesi uyandırdığımız bir hafta sonu kahvaltısı, belki de uyumayacağım diye inat edilen bir uyku öncesi demekti süt.
     Ne güzeldi telaşlarımız, ne önemliydi her bir günümüz. Öğle güneşi gelmeden sokakta birkaç saat daha fazla oynamak için erkenden başlardık güne. Karnımızı doyurmak pek de derdimiz değildi oyuna doymak isterken. Seksek çizili sokaklarımızdan korkmazdık. Sokaklar arkadaştı, oyundu, özgürlüktü, mutluluktu.
    Bir güne sığdırdığımız koşuşturmalar, heyecanlar, gülüşlerle içilen o mis kokulu sütlerin her bir yudumunu hak ederdik.
     Büyüdük ve kirlendik mi bilinmez, ama hepimiz bir zamanlar süt masumiyetiyle bakıyorduk hayata, gökyüzüne. Dökülen her bir süt dişimizle, masumiyetimiz de döküldü belki.

Çocukluk huzurunda bir şarkı gülümsetsin içinizdeki süt çocuklarını! 🙂