Özgürlük, Eşitlik, Dünya


“Özgürlük. Eşitlik. Dünya. ” 

 
 

     Biraz geç kalınmış Magma Ağustos sayısı incelemesinde bu sözcükler özetledi bana tüm insanlığın derdini. Zapatista Devrimini bizzat yerinde inceleyen Buket Şahin, çarpıcı fotoğraflar ve bilgilerle doldurmuş sayfaları. 

 
     Dizlerinin üzerinde yaşamaya katlanamayıp ayakta ölmeyi göze alanların devrimi, Meksika Devrimi’den köklerini alıp direniş ruhuyla doğmuş Zapatista. Bu ruhun yayılışı ve devrim sonrası özgürlük kokan sokaklarının izini süren yazı kesinlikle tadılmalı. İnsan inanırsa daha özgür, daha umut dolu bir dünya imkansız değil. Zapata’nın da dediği gibi:
“Hep lider ve şeflerin peşinden koştunuz. Lider yok, siz varsınız. Kuvvetli bir insan sonsuz kuvvettir.”

“Bülbülü Öldürmek”ten Neler Öğrenebiliriz?

David G Allan Harper Lee‘nin klasik haline gelmiş romanı “Bülbülü Öldürmek“ten ebeveynlerin alabilecekleri derslere bakıyor. 
Bülbülü Öldürmek romanı, ilham veren; adalet, eşitlik ve vatandaşlık haklarıüzerine hoş bir şekilde yazılmış dersleri nedeniyle Amerikan sınıflarının demirbaşıdır. Ancak çocuğunuz bu klasiği eve getirmeden çok önce sizin başucu kitaplarınız arasına katılmalı çünkü temelinde Bülbülü Öldürmek, mahkeme salonu olaylarından kesitlerle bölünmüş bir ebeveynlik el kitabıdır.

Küçük bir kasabada avukat ve dul olan Atticus Finch, kurgunun muhtemelen en harika babası. Atticus 10 yaşındaki oğlu Jem ve onun küçük kız kardeşi Scout‘a sakin ve yaklaşımcı bir tavırla babalık yapıyor. 1930larda Amerika’nın güneyinde yaşayan bir erkeğe göre oldukça aydın biri. Çocuklarını dövmeye karşı, asla bağırmıyor ve zor sorular karşısında onlara doğru cevaplar veriyor. Onun ebeveyn olma felsefesi ve romanın konusu için en önemlisi de Atticus’un çocuklarında görmek istediği türde davranışları sergiliyor olması.

 

Bu günlerde ebeveyn olmak konusunda pek çok kitap var ve iki çocuk babası olarak çok azının harika, pek çoğunun vasat, hatta bazılarının yalnızca berbat olduğunu bilecek kadar okudum. Bu ebeveynlik rehberleri yazarın kişisel deneyimine ya da en son araştırmaya dayanıyor ama hiçbiri anne-babalık sağduyusu için edebiyata yönelmiyor. Harper Lee’nin klasik öyküsü sürükleyici bir anlatımla yoğrularak beş değerli derse değiniyor, ve bu ikisini de lezzetli ve oldukça eğlenceli hale getiriyor.

 

Ders 1: Değerlerini yaşa

 

Atticus bir kuralla yaşıyor: vicdanının rehberin olmasına izin ver. Bu yüzden davanın sorumluluğunu hikâyenin en temelinden alıyor, beyaz bir kadına tecavüz etmekle suçlanan bir siyahinin savunması. Scout, Atticus’a kasabadaki pek çok insanın suçlanan o adamı savunmanın yanlış olduğunu düşündüklerini söylüyor. Ancak Atticus “düşünceleri için saygı duyulma hakkına sahipler ama başka insanlarla yaşayabilmeden önce kendimle yaşamak zorundayım. Çoğunluğun kuralına uymayan tek şey insanın vicdanıdır.” diyerek açıklıyor. Eğer davayı kabul etmeseydi diyor Atticus “Bir daha asla beni ciddiye almanı/ önemsemeni isteyemezdim senden” diyor Scout’a.

 

Ders 2: Her hikâyenin iki tarafını da dinle

 

Bir avukat için pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde Atticus verilen herhangi bir durumda iki tarafa da bakmaya çalışıyor. Scout okulun ilk günü zaten okuma-yazmayı (Atticus sayesinde) bildiği için sorun yaşayınca, Atticus ona öğretmenin gözünden bakmasını ve bu durumun öğretmenin ders akışını nasıl bozabileceğini görmesini öneriyor.

 

Daha ciddi bir anda, Atticus romanda tecavüze uğradığı söylenen kurbanın babası, Bob Ewel, tarafından tehdit edilince çok azımızın becerebileceği bir şekilde duygusal bir kendini toplama örneği göstererek tepki vermiyor.

 

Atticus daha sonra öfkeli bir halinde Jem’e “Bir dakikalığına kendini Bob Ewell’ın yerine koyarsan görürsün. O duruşmada güvenilirliğinin son parçasını da yok ettim, her şeyden önce hiç var mıydı tartışılır. O adamın da bir şekilde kendince bir karşılığı olmalıydı, onun gibilerin hep olur… O da bunu başka birinden çıkarmalıydı ve bunun o ev dolusu çocuk yerine ben olmasını yeğlerim.”

 

Kızım öğretmenine, kardeşine, bir arkadaşına, eşime ya da bana bazen ya da günün pek çok zamanında kızabiliyor. Onunla diğer kişinin nasıl hissettiği hakkında tartışmak için durduğumuza, Atticus’un bana hep ilham verdiği gibi, birlikte yalnızca sorunu çözmüyor aynı zamanda empati de geliştiriyoruz.

 

Ders 3: Kriz anında sakinliğini koru

 

Belki de Atticus’un ebeveynliğindeki en kıskanılacak (ve gerçekte başarılması en zor) olan şey, ki yetişkin Scout’un da “fırtınalı denizleri sakinleştirecek sonsuz kapasite” olarak tanımladığı nitelik: Atticus’ın tüylerini kabarttıracak bir şey neredeyse yok.

 

Bob Ewell ona küfredip hayatını tehdit ettiğinde ve suratına tükürdüğünde Atticus’ın tepkisi sadece “Bob Ewell keşke tütün çiğnemeseymiş” oluyor. Bir kuduz köpek sokaklarında sallana sallana yürüyor ve Atticus sakin ancak etkili bir şekilde onu öldürüyor (asla atıcılığı konusunda övünmemiş olduğundan çocuklarını şaşırtarak).

 

Romanda defalarca Atticus böylesine zorlu anlarda çocuklarının içini rahatlatıyor “şimdi endişelenme zamanı değil” diyerek. Ancak yine de endişelenecek zaman asla gelecek gibi görünmüyor.

 

Ders 4: Çocuklarına güven

 

Ebeveynliğin en zor hareketlerinden biri de çocuklarına ne zaman doğru cevabı vereceğini ya da onların bunu bulabileceğine inanacağını bilmek. Jem ve Scout bu sularda yüzebilecek yaştalar ve Atticus onların kendi yargılama güçlerini denemeleri için fırsat kolluyor. O aynı zamanda onlara güvenerek doğruyu söylüyor. “Bir çocuk sana bir şey sorduğunda, ona cevap ver tanrı aşkına!” diyor Atticus erkek kardeşine. “Çocuklar çocuktur ama kaçındığın bir şey olduğunu yetişkinlerden daha kolay anlayabilirler.” Scout ona “tecavüz”ün ne demek olduğunu sorduğunda Atticus ona biraz katı ama doğru yasal tanımını veriyor ve o da bundan memnun kalıyor.

 

Ders 5: Cesur olmak için sert olmak zorunda değilsin

 

Atticus bunu en küçük yollarla gösteriyor, mesela ailenin huysuz yaşlı komşusu, Jem ve Scout evinin önünden geçerken laf atmayı huy edinmiş Mrs Dubose. “Sadece başını dik tut ve bir beyefendi ol” diye tavsiye veriyor Atticus Jem’e. “Sana ne söylerse söylesin, senin görevin onun seni sinirlendirmesine izin vermemek.” Beklendiği üzere Atticus, Mrs Dubose’u gülücükler ve iltifatlarla silahsız bırakıp Scout’un “silahlardan nefret eden ve hiçbir savaşa katılmamış babamın şimdiye dek yaşamış en cesur adam olduğunu düşündüğüm zamanlardı böyle anlar” diyerek hayretler içinde kalmasına neden olmuştur.

Bana göre Atticus Finch o kişidir ve her ne kadar kurgusal da olsa Harper Lee onun kendi babası AC Lee’den esinlenildiğini kabul etmiştir. Monroeville, Alabama’da, AC Lee’nin avukatlık yaptığı, eski adliye binası dışında bir levha yazılıdır: 

“Atticus Finch, bir çocuğun kirlenmemiş/bozulmamış sezgisiyle güçlenmiş bir adamın bilgi ve deneyimine sahip avukat-kahraman.”
Ve işte bu niteliklerin kesişme noktasında kahraman baba Atticus Finch’in ebeveynlik felsefesinin o basit, bir o kadar zor, güzelliği: gençliğin masum iyi niyetini tehlikeli yetişkinlik alanına getirmek; dürüst, cesur, dirençli, adil ve yetkili çocuklar yetiştirmek. Zamanı gelince onların da bu değerleri kendi çocuklarına öğretmeli umuduyla.

Çeviri: Büşra Ay
Kaynak: BBC – Culture

   Atticus kollarımdan sıyrılıp yüzüme baktı. 
   «Ne demek istiyorsun?» 
   «Bu bülbülü öldürmek gibi bir şey olur, değil mi?» 
   Atticus yüzünü saçlarıma gömdü. Kalkıp da gölgelere karışmadan önce yeniden dirilmiş görünüyordu.​
Harper Lee – Bülbülü Öldürmek
Oda Kitap, s.238-240

 

Bir külaha dondurmadan fazlasını sığdırmak

     Deniz kenarında yenilmiş, farklı görünümlü bir lezzet sunumu olarak kullanılabilecek bu dondurma fotoğrafını ben bugün öyle kullanmayacağım. Onun yerine bu küçük dondurmaya sığdırılmış küçük bir anıyı paylaşacağım. 
     Bu dondurmayı İngiltere’nin Las Vegas’ı sayılabilecek kadar ışıklar, tabela ve yapılarla dolu bir şehirde, Blackpool’da, “Traditional Ice Cream” yazan bir seyyar satıcıdan aldım. Satış yaparken konuşan, espriler yapan satıcı şehir fazlasıyla turist dolu olduğu için herkese nereli olduğunu soruyordu. Bana geldiğinde turist misin, öğrenci misin dedi. Öğrenci olduğumu öğrenince “ama başka yerden geliyorsun, nerelisin” diye sordu. Türkiye’den geldiğimi söyleyince bana beceremediği Türkçesiyle bir şey söyledi. Anlayamadım ancak bu yaz Türkiye’ye gideceğim, oludiniz dedi ve o zaman “Ölüdeniz” olduğunu anladım. Birkaç kez gittiğini ve Türkiye içerisindeki başka yerlere de seyahat etme fırsatı bulduğunu söyledi. Doğasının ve sıcaklığının ne kadar güzel olduğu üzerine yorum yaptı.
     Dondurmamı hazırlamaya başladığında önündeki kutulara bakıp Türkiye’deki dondurmaların daha güzel olduğunu itiraf etti ve bana hangisini tercih ettiğimi sordu. Türkiye’dekilerin bence gerçek dondurma olduğunu söyledim, gülümseyip kabullenir gibi farklarını anlatamam ama Türkiye’deki kesinlikle denenmeli dedi. Türkiye’yi fazlasıyla sevdiğini belli eden amca bir de geldiğim şehri sordu, sadece başkent dedim. “Ankara” diyerek cevapladı şaşırtıcı bir şekilde ve yüzü düşerek orada çok kötü şeyler yaşandı, bunu yapmalarına izin vermememiz lazım dedi garip bir suçluluk ve destekleme isteğiyle.
     Bu anı nereye varacak derseniz net bir sonucu yok ama benim için ilginç yanları var. Birincisi şu ki buradaki dondurmacı amca başka ülkelerdeki dondurmaları tadabilme, onlardan zevk alıp kendine zaman ayırmanın tadını çıkarma şansına sahip. Bu sırada ülkemdeki herhangi bir Maraşlı dondurmacı amcam ise kendi ülkesindeki başka bir şehir olan memleketine bir ziyarete ya da düğüne gitmek için düşünüp kenara para atma derdinde. Bir diğer ilginç yanı da şimdiye kadar Türkiye’ye gelmiş, zaman geçirmiş kimi gördüysem Türkiye’ye garip bir yaklaşımları var. Sanki yıllarca kafalarında kurdukları ülkeyi deneyimleyince değişen o resmi, o güzelliği korumak, desteklemek ister gibi. Garip bir suçluluk ve sahiplenme hissi içeriyor tavırları. Son olarak dondurmaya gelecek olursak da tabi ki bir maraş değil ama İrlanda Denizi’ne karşı yendiğinde gayet hoş gidiyor.

Güneşi özlemek

      Güneşi özledimsonra seniKeşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım.” diyor ya Didem Madak; halimi, özlemimi anlatıyor adeta.
     Bazı günler var uyanmak, başlamak yeniden bir güne sanki yeni bir yükmüş gibi. Hele bir de gözlerin güneşli bir gökyüzüne, gün ışığının sızdığı bir odaya açılmamışsa yiyip bitirmen gereken içi geçmiş bir karpuzdan hallice bir şeye dönüşüyor bekleyen koca gün.   
   Belki de biz bir gölgelik aramayı seviyoruz. Kaçacak olsak da tepemizde duruvermesini seviyoruz güneşin. Tenimizi yakmasına rağmen o kaçışı, küçük bir serinlik arayışının telaşını seviyoruz. Derdimiz sarmak güneşi, doya doya bakmak ona değil. Uzaktaki bir samimi dost gibi ben buradayım hissiyle ısıtması tenimizi, aradığımız bu.
     Hem zaten kim sever bir florasan altındaki soğuk bir ağacı, güneşin yapraklarından süzülüp gövdesini sarışını yaşamak varken?
Güneşli günlere kavuşmak umuduyla!
Güneşsiz kalanlara içleri ısıtmalık bir şarkı gelsin.

Bavullara Sığmaya Çalışan Yaşamlar

     Uyanır uyanmaz gözüme çarpan şey gardrobun üzerinde bomboş duran bavulum. Garip bir huzursuzluk veriyor; duruşu değil, rengi değil, varlığı. Yıllardır nereye gitsem o bavul hep bir yerlerde; belki bir dolap üstü, belki bir kapı arkası, belki bir yatağın altı olsun hep bir yerlerde bekliyor beni. 
     İlk kez evimden çıkıp başka bir şehirde kendi başıma yaşamaya başladığımda bundan sonra hep bir bavulum olacağını bilmiyordum. Ama şimdi evim dediğim yere bile gittiğimde günlerim sayılı, bavulum hep ulaşılacak bir yerde. Özgürlük mü? Belki. Ama bir o kadar da kopmuşluk. Ait olamamanın verdiği rahatsızlık da dürtüyor insanı o bavul her gündeme geldiğinde. Büyük sözler verememek gibi bir şey bir yere yerleşememek. Bir bavulu geçecek, bir bavula sığamayacak şeylere bağlanamamak. Sanki biraz yersizlik. Ama kim yerli ki? Kim gerçekten ait ki bir yere? Yer nedir? Yerim nereye denir?
     Rahatlatıcı bir yanı da var bunun. Hiçbir kapının üzerine seni hapsedecek kadar kapanmaması, eninde sonunda yeni bir kapıya gidecek olmanın buruk ama heyecanlı bekleyişi. Hep yeni bir yol var sürükleyip giderken o bavulu.
     Gözünün ucunda bir bavulun olması, yaşam denen şeyin bir göçebelik, bir yerleşememe, bir yer arayışı olduğunun somut kanıtı gibi.

 “I don’t remember when I was young.
I don’t recall the day when I first saw the sun.”

ve sevgiye inandılar.

     Bir albüm var, OnnoTunç Şarkıları isminde; Onno Tunç’a saygı albümü olarak hazırlanmış. Sezen‘den Şebnem‘e, Levent‘ten Sertab‘a herkes toplanmış; enfes bir şey hazırlamışlar. 

     2007’de hazırlanmış bu albümden neden şimdi bahsediyorum peki? Albümde bir de Mor ve Ötesi yorumu var, şarkının ismi 1945. Şarkıyı daha önce Sezen de yorumlamış ancak Mor ve Ötesi yorumu daha başka etkiledi beni. İsminden anlaşıldığı üzere şarkı o yıl Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombaları sonucu parçalanan hayatları, yarım kalmış çocuklukları anlatıyor. Bugün denk geldi ve tekrar dinlediğimde şarkının o tarihteki acıların ötesine dokunduğunu hissettim. 
 
Sene bin dokuz yüz kırk beş onlar da hep insandılar,
ve sevgiye inandılar ve saygıya inandılar 
senin gibi… benim gibi…”
       Ölümlerin sayılar ve istatistikler ötesine geçemediği, ölenlerin insanlar olduğu gerçeğini unuttuğumuz şu karanlık dönemde insanlığı yeniden hatırlatır gibi bir şarkı. Her gün üzerine bombalar yağan çocuklar, anneler, babalar; evler, yataklar, oyun parkları, okullar; umutlar, hayaller, geleceklerle dolu. Her gün sayısız çocuk kaybettiği babası, ablası, komşusuyla birlikte kocaman bir parçasını yitiriyor kalbinde, umudunu. Her gün sayısız insan gülümseyerek başladığı günü yapayalnız bitiriyor.
“Gel asırlardan uzan da tut ellerimi sımsıcak.
Yoksa bendeki çocuk da böyle çaresiz kalacak.
Öfke ile beslenen çocuklar yalnızdırlar 
ve ümitleri çiceklerden, acıları tarihlerde.” 

     Çözüm nedir bilmiyorum ama sevgiye inanmaktan zarar gelmez. Tolstoy, “İnsan Neyle Yaşar?”da da cevabı onda buluyordu:

 “İnsanlar sadece kendi hayatları için kaygılandıkları, kendilerini kolladıkları için yaşar sanırdım, oysa onları yaşatan tek şey sevgiymiş.”

Sevgiye, umuda, güzel günlere…
 

Birmingham’dan / Victoria Square

Birmingham‘ı özetlemek gerekirse sanat, tarih ve onca binanın arasına yeşili sığdırmaya çalıştıkları bir şehir. 1 milyonu aşkın nüfusuyla İngiltere’nin ikinci büyük şehri olmasına rağmen kaostan çok ahenkli bir kalabalık var. 
Alttaki fotoğraf Victoria Meydanı‘nda çekildi. Bu meydan, belediye sarayı ve sosyal konuta ev sahipliği yapmakla birlikte pek çok sanat eserinin de sergilendiği bir yer aslında.
Meydandaki havuzun etrafına T. S. Eliot‘ın Burnt Norton şiirinden bir alıntı oyulmuş, şöyle başlıyor. “And the pool was filled with water of sunlight/ Ve havuz gün ışığının suyuyla dolduruldu 
And the lotos rose, quietly, quietly,/ Ve nilüferler yükseldi sessiz, sessiz
The surface glittered out of heart of light,/ Yüzü parıldadı ışığın kalbinde
And they were behind us, reflected in the pool./ Ve ardımızdaydılar, havuza yansımış olarak.*
Then a cloud passed, and the pool was empty. / Sonra bir bulut geçti, ve bomboştu havuz.
* 
Ayrıca heykelse fazlasıyla meşhur, havuz için uluslararası bir yarışma düzenlenerek seçilmiş. Prenses Diana tarafından meydan 1994’te tekrar açıldığında Hindistan doğumlu heykeltıraş Dhruva Mistry tarafından tamamlanmış. İsmi The River, ya da yerel adıyla ” Floozie in the Jacuzzi/Jakuzideki Orospu“. Bir heykel için pek hoş bir isim değil gibi ama Birmingham şehir konseyi sitesinde bile böyle geçiyor.
 
Meydanın adı tabi ki Kraliçe Victoria’ya ithafen verilmiş ve Victoria sizi bütün asaletiyle izliyor. 1901 yılında Thomas Brock tarafından yapılmış bir heykelini hayranlıkla siz de izleyebilirsiniz. 

Meydan o kadar güzel bir yerde ki şehrin tüm önemli noktalarına yürüyerek ulaşabiliyorsunuz. 1-2 dakika mesafede Birmingham Müzesi ve Sanat Galerisi var. 5-6 dakika yürüme mesafesinde Birmingham Kütüphanesi, Anıt Mezar ve Birmingham Repertory Tiyatrosu bulunmakta. 10 dakika yürümeyle şehrin meşhur kanalına ulaşabiliyorsunuz. Biraz güneş varsa ya da çok fazla rüzgar yoksa Birmingham keşfetmek için harika bir şehir!

*Çeviri: Büşra Ay

People’s History Museum / Kadınlar için Oy

     Önceki gün Manchester’a yaptığım küçük gezide harika bir müzeyi gezme fırsatı buldum: People’s History Museum (İnsanlık Tarihi Müzesi). Müze hakkında kısaca bilgi verecek olursam; iki ana kısımdan oluşmakta ve bunlar tarihlere göre ayrılmakta. İlk kısım 1945’e kadar insanlık tarihinin önemli fikirleri ve akımlarını kapsamakta. Birinci kısım dört ana bölgeye ayrılmış; devrim, yenilikçiler (reformcular), işçiler ve oy verenler. İkinci kısım ise 1945 sonrasını kapsamakta ve üç ana kısımda oluşuyor; vatandaşlar, pankartlar ve tekstil koruma keşif alanı.
    İlerleyen zamanlarda fırsat buldukça müzenin ayrıntılarından bahsedeceğim ancak bugün en çok dikkatimi çeken ve daha yeni bu konuyla ilgili bir filmi (Suffragette, 2015) keşfetmişken müzede gördüğüm bir alandan bahsetmek istiyorum. Oy Verenler kısmının “Kadınlar için Oy” alanında kadın hakları savunucularının eşyaları, mücadeleye dair pankartlar ve yaptıkları işlere dair bilgiler bulunmakta.

  • “Kadınlar için Oy” kuşağı (en üsttekiler) / 
  • Prenses Sophia Alexandra Duleep Singh “The Suffragette” gazetesini satıyor (sol-ortada) / 
  • Büyük Vatansever Buluşması broşürü 1915/ 
  • Kadınlara Oy Hakkı rozetleri/ 
  • Holloway broşu (hapse girip çıkan kadın oy hakkı savunucularına verilirdi)/  
  • Hapse Atılmış Kadınlara Oy Hakkı Sağlama Liderleri Kartpostalı 22 Mayıs 1912 (siyah, Pankhurst, Bayan ve Bay Pethick-Lawrence fotoğraflarından oluşuyor) / 
  • Kadınlar İçin Oy Toplantı Çağrısı (Pazar, 15 Haziran 1906 -en sağda) 
 “Believe and You Will Conquer (İnan, Başaracaksın)”
 
     WSPU (Women’s Social and Political Union) Emmeline Pankhurst ve kızları tarafından 1903’te kurulmuş ve yalnızca kadınları kabul etmiş bir birlik. Kadınların eşit oy kullanma hakkını elde etmek için mücadeleden kaçınmamış, üyeleri hapse atılıp açlık grevine kadar vardırmış eylemlerini isteklerini duyurmak için. Pankart, şu an solmuş olsa da, birliğin renklerinden yapılmış; mor, saygınlığı;yeşil, umudu ve beyaz, saflığı temsil etmekte. 

Hannah Mitchell’in mutfağı 
     Hannah Mitchell bölgesel çalışan bir politikacı, yenilikçi ve ev kadınıydı. Mutfağında ise ev işlerini yürütürken verdiği mücadelenin izleri, ikisini bir arada yürütürken çektiği zorlukları görebiliyorsunuz. Şu masa ise yaşadığı hayatı çok kısa ve güzel bir şekilde özetliyor. Ekmek, yumurta, süt ve kadınlar için oy hakkı. Yaşamını sürdürürken derdi karın doyurmak ve haklarına kavuşmak için mücadele vermek olan bu kadına bir de gelip kendi masasından bakmak için harika bir fırsat sunmuş People’s History Museum.
 
Mrs. Pankhurst’, ‘Mrs. Pethick-Lawrence’ and ‘Mr. Pethick-Lawrence – See more at: http://collections.museumoflondon.org.uk/online/object/290388.html#sthash.6uczkVPs.dpuf
Mrs. Pankhurst’, ‘Mrs. Pethick-Lawrence’ and ‘Mr. Pethick-Lawrence – See more at: http://collections.museumoflondon.org.uk/online/object/290388.html#sthash.6uczkVPs.dpuf
Mrs. Pankhurst’, ‘Mrs. Pethick-Lawrence’ and ‘Mr. Pethick-Lawrence – See more at: http://collections.museumoflondon.org.uk/online/object/290388.html#sthash.6uczkVPs.dpuf

Mrs. Pankhurst’, ‘Mrs. Pethick-Lawrence’ and ‘Mr. Pethick-Lawrence – See more at: http://collections.museumoflondon.org.uk/online/object/290388.html#sthash.6uczkVPs.dpuf

Güzellik de Sevdaya Dahil

 İrlandalı şair ve filozof John O’Donohue, “Beauty: The Invisible Embrace(Güzellik: Görünmeyen Kucaklama) kitabında güzelliğin sınırsızlığı; müzik, aşk, ölüm gibi bambaşka alanlarda bile insan ruhunda güzelliğin yattığından bahsediyormuş. Kısa alıntılarla kitabın içeriği hakkında bilgi veren ve sizi bambaşka yerlere sürükleyen bir yazıda oldukça ilginç noktalar çarptı gözüme. Güzellik, aşk ve Eros üzerine O’Donohue’un birkaç görüşünü paylaşmak istiyorum.
 
Güzelliğin en eski ve temel kanıtı, John O’Donohue‘ye göre, Eros – özlem ve aşk, mesafe ve arzu arasındaki gücü toplayan ölümsüz güç:
 
“Çekimle/İlgiyle gelen hoş bir başıboşluk/düzensizlik vardır. Kendinizi birinden fazlasıyla etkinlenmiş bulduğunuzda, yavaş yavaş hayatınızı düzenleyen çerçevelerin kontrolünü kaybetmeye başlıyorsunuz. Aslında, onun yüzü daha net bir odak noktası olunca hayatınızın büyük bir kısmı bulanıklaşır. Amansız bir mıknatıs tüm düşüncelerinizi ona doğru çeker. Nerede olursanız olun, kendinizi özleminizin ufku olmuş kişiyi düşünürken bulursunuz. Birlikte olduğunuzda, zaman acımasızca akar gider. Her zaman çok çabuk geçer. Ayrılır ayrılmaz da saatleri sayarak bir sonraki buluşmayı iple çekersiniz. Onun varlığının manyetik çekimi sizi hoş bir şekilde çaresiz bırakır. Kısa bir zaman önceye kadar tanımadığınız bir yabancı zihninizi işgal etmiştir, varlığınızın her bir yapısı daha yakın olmak için can atar.
Air de Capri”, Wegener Gerda.
 
Peki farklılıkların rolü nedir bir aşkta? John O’Donohue diyor ki:

“Ciddi farklılıklar bizi ayırabilir ancak bizi birbirimize iten şeyler de tam olarak bunlardır. Bu sanki birlikte bir varlık kurmak gibidir, sanki her birimiz başka birinin aradığı bir dilin yarısına sahibiz. Birbirimize yaklaşıp bir olduğumuzda yeni bir akıcı dil canlanır. Kayıp bir dünya kendini bulur kelimelerimiz yeni bir döngü kurduğunda. Birbirimize gereksinimimiz kendi çekim ilişkisinde heyecan verici ve baş döndürücüyken olağandışı bir şekilde karmaşık ve hassas olduğu için inceliksiz bir şekilde ele alındığında dayanılmaz bir acı getirebilir. Birbirimizde en delice hayallerimizin ötesinde olasılıklar uyandırabiliriz. Birlikteliğin konuşması temel ve aslında sürekli bir konuşmadır. Binlerce yıllık insan iletişimine rağmen, hepsi yeniden/farklı bir şekilde başlar; sanki bu, iki insanın aşık olduğu ilk zamanmış gibi. Karşılaşmalarının gücü gerçek bir arınmadır ve Eros’un gücüyle birbirlerindeki güzelliği keşfederler. Eros’un gücünü yayarak birbirlerindeki güzelliği keşfederler. Birbirlerine dair mesafeyi aşarak, hiçbir şeyin tahmin edilemeyeceği ve neredeyse her şeyin beklenildiği/umulduğu tüm ilkel yankıları uyandırmaya başlarlar.”
“Artist in Love”, Adrian Borda

Çeviri: Büşra Ay
Kaynak: https://www.brainpickings.org/2015/09/21/john-odonohue-beauty-love-desire/

Lütfen adam olun!

Şu günlerde adam olmak isteyen, kadınlığı aşağılayan ve kendilerini kafalarında yarattıkları yüce bir türe addedenlerle doluyken ekranlarımız güzel bir çağrıya denk geldim. “Lütfen adam/erkek olun” diyor bir kadın berlin-artparasites sayfasında. Adam olun ama nasıl bir adam? Şöyle diyor Rebecca:

Lütfen adam olun;

Bir kızla gününün nasıl geçtiğini gerçekten merak ettiği, nasıl hissettiğiyle ilgilendiği; zihninin, duygularının, korkularının, hayallerinin, tutkularının ve düşüncelerinin derinliklerini bilmek istediği için konuşan bir adam,
Bir kızı sadece yaşadığı stresi bilmenin sizi ona her şeye bir ara verdirmeye ittiği için dışarı çıkaran bir adam,
Onunla -kendinin haklı olduğunu bildiği için değil- zihnini ihtimallere ya da kalbinin kabul etmeye dayanamayacağı gerçeklere kapattığını düşündüğü için tartışan bir adam,
Ona tüm dünyaya inancını kaybettiğinde hayatı, başarıyı, denemeleri ve en önemlisi başarısızlıkları kabul etmesi için yardım eden bir adam,
Neşe ve sevildiği insanların birlikteliğinin hayranlığını hissettiği anlarda gözlerindeki parıltıyı gören bir adam,
Onu mutlu görmenin mutluluğu sizde de yayıldığı için onda gördüğü parıltıya gülümseyerek karşılık bir adam,

Ne kadar küçük olursa olsun başarı anlarını paylaşan ve karanlık, zorlu anlarda yardım etmesine izin veren bir adam,
Kalbin gerçekleri kabul edemez ve zihnini olasıklara kapatırken onun argümanlarını dinleyen bir adam,
Korkularını, hayallerini, fikirlerini, tutkunlarını, en derin düşüncelerini ve gerçek amaçlarını onunla paylaşan bir adam ol!
Lütfen böyle bir adam ol!

-Rebecca Uy

Çeviri: Büşra Ay
Kaynak: https://www.facebook.com/berlinartparasites