Sia’nın “Chandelier”, “Elastic Heart” ve “Big Girls Cry” Kliplerinin Arkasındaki Üzücü Mesaj

Sia’nın video üçlemesinin, “Chandelier”, “Elastic Heart” ve “Big Girls Cry”, hepsi genç dansçı Maddie Ziegler’in farklı kareografilerdeki performanslarına yer veriyor. Bu videolardaki sembolizme biraz daha derin bir bakış açısı, bir genç kızın elit sistemin akıl kontrolü içindeki istismarına dair üzücü bir hikayeyi ortaya koyuyor.

      Herkesçe kabul görülmüş başarısını henüz 2014’te yakalamış olsa da Sia, yıllardır müzik sektöründe sıkı çalışıyor. Kendine ait 6 stüdyo albümünün yanısıra Sia; Beyonce, Rihanna, Britney Spears ve Rita Ora gibi dünyanın en büyük pop yıldızlarına da hit şarkılar yazdı. Bu yüzden Sia, müzik sektörünün önde gelenlerine ve bu sektörün sürdürmek istediği mesajlara yabancı değil.

   Sia’nın altıncı albümü 1000 Forms of Fear’ın (Korkunun 1000 Hali) kapağı çocukların bir seks objesi haline getirilmesi, töre ya da dini gelenek istismarının normalleştirilmesi ve zihin kontrolünün geliştirilmesi gibi şeyleri içeren seçkin sınıfın(daha doğrusu para kaynaklarını ve medyayı elinde bulunduran) hali hazırdaki gündemlerine oldukça uygun. Bunlar peruk takarak dans eden genç bir kızın videolarını tanımlamak için fazla güçlü sözcükler olsa da video üçlemesini çevreleyen pek çok sembol bu yönde.

 Albüm kapağı, Sia ve Maddie Ziegler tarafından takılan peruğu temsil ediyor.



Bu sarı peruk öteki kişilik/kimlik (alter ego) konseptini temsil etmekte. Öteki kişilikler yaratmak Monarch (Kraliyet) zihin kontrolünün* başlıca amacı ve sonuç olarak da Beta(İkincil) Yavrusu programlamanın ürünleri genellikle sarı peruklar takmaya zorlanıyor. Videolarda bu peruk, karmaşık bir endüstri tarafından yetiştirilmiş tipik bir çocuk yıldız tarafından takılıyor.

Maddie Ziegler 
Maddie Ziegler 2 yaşında dans etmeye başlamış ve 8 yaşında Dance Moms’ta ekrana çıkıyor, bu da bana ciddi bir kusma hissi ve göğüs ağrısı verebilecek türden bir program olduğu için asla izlemeyeceğim bir “reality” (gerçekliği konu alan) şov.

Bu Maddie Ziegler’in Dance Moms’taki küçük kız kardeşi. İsterseniz bana geri kafalı diyebilirsiniz ama onun yaşındaki kızlar kum havuzunda ya da ona benzer bir yerlerde oynuyor olmalı. Ancak bunun yerine etekler giyip takılar takarak makyaj yapıyor ve ulusal bir kanalda dans ediyor.

Ziegler de birkaç Disney TV programında yer aldı. Bugün, 12 yaşında, işler çığrından çıkıyor gibi. Ziegler, 12 yaşında, yüksek topuklularıyla bir yetişkin gibi görünüyor.Ziegler, makyajlı bir şekilde kısa bir etek ve yüksek topuklular giymiş, bacaklarını sergiliyor. Maddie Ziegler de çocukların masumiyeti üzerinde avlanan hastalıklı insanlar tarafından yönetilen bir endüstri içerisinde yetişmiş başka bir çocuk yıldız örneği.

Chandelier

Eğer biri klibini izlemeden Chandelier’i dinlerse şarkı, üzüntü ve depresyonu uzak tutmak için sürekli partileyen ve sarhoş olan bir kız hakkında gibi gelebilir.
    Sözlerin bir kısmı, “one for a good time call (iyi zaman geçirmek için aranacak biri)“, “erkekler için zevk” endüstrisine atıfta bulunuyor. Kız “partiliyor” (çalışıyor) tüm gece ama aslında acınacak halde hissediyor. Gerçeğe karşı kör olmak ve acıya karşı hissizleşmek için sarhoş oluyor.
   Ancak gecenin sonunda güneş, gerçeğinin acımasızlığına ışık tutuyor.
Şarkı pek çok yönden yorumlanabilecek ağır imalara sahipse de klip, 12 yaşında ten rengi bir mayoyla kendinden geçmişçesine dans eden bir kıza yer vererek buna daha üzücü/rahatsız edici bir boyut katıyor. Video şarkıyı birden terkedilmiş çocukların travmalar, istismarlar ve çoklu kişiliklerle uğraştıkları, zihin kontrolünün karanlık dünyasına taşıyor. 

Chandelier kapağı iki ölü, cansız manken gibi görünen ve aynı peruğu takan yüzleri yere dönük kızları gösteriyor – ki bu da bölünmüş kişiliğe işaret ediyor. Üstte olan siyah beyaz çizgili (bir köle ya da tutsak gibi) bir şey giyerken diğeri bir Beta çocuğunun “geceye hazır” olduğunda giyeceği bir şey giyiyor.
Klip, duvarlarında ilginç (kız tarafından çizilmiş gibi duran) resimleri olan kirli ve terkedilmiş bir apartman dairesinde Maddie Ziegler’in dans edişine yer veriyor.
Maddie tiksindirici (muhtemelen üzerinde uyuduğu) somyalı pis bir odada dans ediyor. Somyanın üzerinde de sistemin kölesi olan birileri tarafından yapılması muhtemel çizimler var. Bir tanesi dört gözlü bir yüz – ki bu da bölünmüş kişiliği temsil ediyor.
Tek gözle bakmak, bu da MK sistemini* işaret ediyor.
Klip, görüntü bulanıklaşırken Maddie’nin hiçbir şey giyinmiyor gibi görünerek kapı önünde beklemesiyle sona eriyor. Bu muhtemelen çocuk sevicileri memnun etmiştir. Elastic Heart daha da ileri taşıyor bunu.

Elastic Heart
Bir kafes içinde çıplağa yakın bir halde Shia Labeouf’un Maddie Ziegler ile güreşmesine yer veren Elastic Heart klibi pedofili çağrışımı nedeniyle medyada tartışma yarattı. Hatta bu Sia’nın Twitter’da özür dilemesine yol açtı. 

“-Bazılarının bu videoyla ilgili “pedofili!!!” diye haykıracaklarını sezmiştim. Tüm söyleyebileceğim şu ki yalnız Maddie ve Shia oynayabileceklerini hissettiğim oyunculardı.

-Bu ikisi savaşan “Sia” halleri.

-#ElasticHeart tarafından tetiklenenlerden özür diliyorum. Niyetim duygusal bir içerik yaratmaktı, kimseyi üzmek değil.”

Sia’nın bu haykırışları bekliyor olup yine de klibi çıkartması ilginç. Bu hafife alınacak bir konu değil, özellikle bu konunun sayısız insanda travmalara neden olduğu düşünülürse. Aynı zamanda Sia’nın Shia Labeouf’un klibinde oynayabileceğini düşündüğü tek karakter olması da ilginç çünkü Shia pek çok farklı yönden, Disney çocuk yıldızı olarak büyümek de dahil, MK dünyasına* dahil olmuş. Bir röportajında Shia babasıyla olan kötü ilişkisi hakkında konuşuyor ki bu da zihin kontrolcülerinin etkisiyle olabilir.  
O (babam), kukla gibidir. Temel duygularımın pek çoğundaki kilit nokta babam. En harika ve en kötü anılarım babamladır, tüm travmalarım ya da büyük kutlamalarım ondan kaynaklanmıştır. Bu olumsuz bir armağan. (…) Ama şimdi bana gerçekten değerli gelen bir şeye sahibiz, bir babaya sahip olmaktan daha değerli. Ve şimdi onun tüm hayatını finansal olarak destekliyorum. Kuklam olması için ona para veriyorum. – Interview Magazine, “Shia LaBeouf”
Klip, dev bir kafeste Shia ve Maddie’nin yüzleri birbirine dönük halde başlıyor. İkisi de kapana kısılmış ve sembolik olarak köleliği temsil ediyor.

Shia, Maddie’ye yaklaşıyor ve Maddie sanki neyin geldiğini biliyor gibi, bunlara hayvani bir şekilde tepki gösteriyor Shia’nın elini ısırıp ona kükreyerek. Ancak Maddie, Shia’ya ısınıyor ve yaklaşıyor. Bazen çocuklar aşk ve istismar arasındaki sınırları bilmiyor.

 Klip Maddie’nin kafesten kurtuluşuyla bitiyor Shia onu takip edemeyecek kadar büyük gelirken.
Bu video, rahatsız edici çağrışımlı garip bir yerde iki kayıp ruhu sergilerken üzücü bir şekilde sona eriyor.

Big Girls Cry

Şarkı “koca/büyük kızlar”ın kalplerinin kırılışı hakkında olsa da video, üç buçuk dakika küçük bir kızı gösteriyor. Bu süre zarfında, yine Maddie Ziegler tarafından canlandırılan kız, sonunda bir hikayeye dönüşen her türlü yüz ifadelerini sergiliyor. Ve, aslında bir MK kölesinin geçirdiği travma ve istismarı mimikleriyle anlatıyor. Biri bunun ne hakkında olduğunu anladığı zaman video aslında oldukça açık, hatta bariz.

Maddie parmağını emiyor, ki bu bir çocuğun masumluğuna ve acizliğine atıfta bulunduran bir ifade. 
Daha sonra ağzını ve yüzünün tamamını ruja buluyor – bu da masum bir çocuğun erken yaşta bir seks objesi haline getirilmesini temsil ediyor.
 Elinde “Düşünme” yazıyor, bu da bir çeşit beyinleri yıkanmış kölelerin mottosu.
Her iki gözü de zorla açık tutuluyor, belki travmalara sebep olabilecek bir şeye zorlanarak, tıpkı A Clockwork Orange’taki meşhur sahne gibi.
Tek göz işareti bunun hepsinin İlluminati zihin kontrolü hakkında olduğunu onaylıyor.
Maddie kulaklarını tutup bağırıyor ve sarsılıyor sanki elektroşoka maruz kalmış gibi – işkenceye maruz kalmışlarda görülen yaygın bir travma. 
Yüzünde karmaşık bir ifadeyle başını döndürüyor.  
 

Görülmeyen biri Maddie’nin boğazını sıkıyor.

 Yüz ifadeleri o eller tarafından kontrol ediliyor.
 Sessiz kalmaya zorlanıyor.
Bir işkence çeşidi olarak boynundan asılıyor. 
Video, zihin kontrolüyle travmatize edilmenin ve insanlıktan çıkarılmanın sonucuyla bitiyor.
Bu istismarın sonucu: Kırık, vahşileşmiş ve gerçekten uzaklaştırılmış bir genç. 

 

Sonuç

Sia’nın video üçlemesi karanlık ve rahatsız edici bir hikaye anlatıyor. Ancak bu pek çok izleyici için bir gizem olarak kalacak çünkü pek çoğu “Vay, çok yaratıcı ve sanatsal” diyor bunların ne hakkında olduğunu tam olarak kavramadan. Tüm videolarda Maddie Ziegler rol alıyor, kendisi üzücü bir şekilde medyanın çocuk istismarı takıntısının bir yüzü olmuş çocuk bir ünlü.
Üçlemedeki her bir video zihin kontrolünün farklı bir açısını işliyor rahatsız edici bir anlatım biçimiyle. Chandelier, tiksindirici ve kendi öteki kişiliğine atıfta bulunarak çizdiği resimlerle dolu bir mekandaki terkedilmiş bir çocuğu tasfir ediyor; Elastic Heart, bir tür baba figürüyle çocuk istismarı temasına gönderme yapan tartışmalı bir ilişkiyi sergiliyor; Big Girls Cry da zihin kontrolünü yüz ifadeleri ve elleri kullanarak özetliyor.
Bu imgeler izleyiciler tarafından anlaşılsa da arka planda olup bitenlerle duygusal bir bağ kurmaya yarayan güçlü bir müzik çalıyor. Sonunda, video seçkin sınıfın eğlendirme endüstrisinin nihai amacına hizmet ediyor: Hastalıklı takıntılarını normalleştirmek (çocuk istismarı ve zihin kontrolü) ve bunları popüler kültürün bir parçası yapmak. Sürüyle insan aslında hiç de anlamadıkları şarkılarla dans ederken, sistemin asıl kurbanları hala toplum tarafından göz ardı ediliyorlar güçlü bir sistem içerisinde kilitli kaldıkları için.





Çeviri: Büşra Ay
kaynak: http://vigilantcitizen.com

*Not: Yazı boyunca geçen MK, Monarch zihin kontrolü, MK kölesi gibi terimler hakkında daha ayrıntılı bilgi için: http://sponkk.blogspot.com.tr/2012/05/zihin-kontrol-monarch-programlama-mk.html

Zombi Çocuklar

Televizyon Tarafından Hipnotize Edilmiş Çocuklar

“Aptal Kutu” isimli serim teknoloji aşkımızın karanlık yönünü keşfetmeyi umuyor. Bu proje için televizyon izleyen çocukların fotoğrafını çektim. Fotoğraflarım, televizyon tarafından zapt edilmiş çocukların boş-ifadesiz bakışlarını gösteriyor. 
Brooklyn civarındaki çevremde yaşayan bu çocuklar 3-4 yaşlarında. Umarım bu resimler teknolojinin çocukların yaşamlarındaki rolü hakkında bir diyaloğa girmeye sebep olur.
Biliyorum, bir anne olarak belli bir derecede tekno-paranoyam var. Ekranların önünde geçirilen ne kadar zaman öğrenme ve hayal güçlerine faydalı?

Çeviri: Büşra Ay
Kaynak: http://www.boredpanda.com/idiot-box-cassidy/

Kitap Alışverişi için Alternatif: babil.com

     Merhabalar! Öncelikle bu yazının bir öneri, teşekkür, memnuniyet yazısı olduğunu belirtmek istiyorum. Eğer siz de benim gibi kredi kartınızı son limitine kadar kitaplarla dolduran, daha az paraya daha çok kitap almak için internetteki indirimleri kovalayanlardansanız gelin babil.com deneyimime bir göz atın.
     Yazın sonlarına gelmişken bir okul telaşı sarıyor herkesi ancak eski okul alışverişleri, defterler, etiketler, yeni kurşun kalemlerle olmuyor artık benim telaşım. Çimlere yayılıp güneşin tadını çıkaracağımız ya da bir ince hırkayla çıkıp hoş sohbetlerle sabahladığımız geceler hızla uzaklaşıyor. Bu yüzden ben de sonbaharı yeni kitaplarla karşılamak istedim ve babil.com‘un her biri 9,90 olan 20 en çok satan kitaplarını incelemeye başladım. O yayıncılıktan buna, şu yazardan ona derken yine güzel bir sepet doldurdum kendime. Hangi sitede yaparsanız yapın alışverişi yola çıkması 2-3 günü bulur. İki gün sonra siteye girip siparişimin ne durumda olduğuna bakacakken siparişimde bulunan Emily Dickinson’ın şiir derlemesi kitabının stokta kalmadığını farkettim. Bunun üzerine siparişimin ulaşma süresinin uzamaması için destek@babil.com‘a mail atıp siparişimdeki Emily Dickinson derlemesini iptal etmek istediğimi bildirdim. Ertesi gün sabah saatlerinde ürünümün iptal edildiği ve tutarın da 2-3 gün içerisinde iade edileceğini bildiren mail geldi. Aynı gün içerisinde de siparişimdeki bir ürünün temin edilemediğine dair şöyle şirin bir özür maili geldi:

Bunların üstüne beklemeye başladım bu pek sorunlu siparişimi ve hemen ertesi gün yola çıktı. Bir gün içerisinde de elime ulaştı hem de tedarikçi sorunlu sipariş ve Emily Dickinson derlemesiyle birlikte. Şaşırdım ve faturayı inceledim. İptal ettiğim sipariş faturaya eklenmemişti ve kredi kartımdaki son işlemlere baktığımda da iptal ettiğim siparişin tutarının iade edildiğini gördüm. Bu kadar hızlı sipariş teminiyle, bir sepet doldurmadan sayfasından çıkarmayan indirimleriyle, çabuk ve tatmin edici cevaplar veren destek ağıyla ve müşteri memnuniyeti için iptal edilen ürün stoklarında olunca bunu müşteriye hediye etme cömertliğini göstererek babil.com benim gönlümü kazandı! Size de gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim bu tatlı internet kitapçısını. 🙂
Bu arada meşhur siparişimin -ki hepsi toplamda 64.87 TL tuttu- içeriği de şöyleydi:

     Unutmadan, tüm bu kaliteli hizmetin yanında şöyle şirin hediyelerle de dolduruyorlar sipariş kutunuzu:

If / Eğer

“If I can stop one heart from breaking,
I shall not live in vain;
If I can ease one life the aching,
Or cool one pain,
Or help one fainting robin
Unto his nest again,
I shall not live in vain.”

– Emily Dickinson

“Eğer engel olabilirsem kırılmasına bir kalbin,
Beyhude yaşamış olmayacağım;
Eğer hafifletebilirsem ağrısını bir yaşamın,
Yatıştırabilirsem bir acıyı,
Ya da yetişebilirsem yardımına bir ardıç kuşunun
Ulaşması için yuvasına yeniden,
Beyhude yaşamış olmayacağım.” *

*Çeviri: Büşra Ay

İnci Küpenin Ardındaki Gizem

     Johannes Vermeer’i tanımasanız bile onun meşhur “İnci Küpeli Kız”ını mutlaka görmüşsünüzdür. 17. yüzyılda yaşamış Hollandalı bir sanatçı olan Jan’ın günümüze ulaşabilmiş eserlerinin sayısı kırkı geçmese de her biri beğeni kazanmış ve sanat tarihine önemli katkıları olmuş. Vermeer kariyerine mitolojik ve İncil’den esinlenmiş büyük ölçekli çizimlerle başlamış ancak daha sonra günlük hayata yönelmiş. Sanatçının en çok beğeni toplayan yönü ise ışığı resimlerinde yansıtmadaki ustalığı.
     “İnci Küpeli Kız”, Johannes’in ününü aşmış; bir resim olarak beğeni toplamasının yanı sıra resmin arkasındaki hikayenin gizemiyle de ilgi toplamış. Kim bu kız? Vermeer neden onu resmetmek istedi? 17. yüzyıl Avrupasına göre fazlasıyla sade kalan bir elbise ve saçlarını abartılı buklelerle gözler önüne sermesi beklenirken mavi bir türbanla saran bu kız kim? Tüm bu sadeliğinin, aykırılığının yanında kulağındaki büyük inci küpe, bir gösteriş merakından ziyade görüntüsüne bir ışık, nemli dudaklarıyla uyumlu bir parlaklık olması için kullanılmış sıradan bir tamamlayıcı mı?

     Bu sorular, Johannes’ten bir cevap alamamış ve belki de bu yüzden, resmin gizemi yüzyıllar boyu insanları büyülemiş. 2003 yapımı, eserle aynı isimli “İnci Küpeli Kız” filmi bir belgesel niteliğinde olmasa da tablonun uyandırdığı duygularla kurgusal bir cevap olmuş bu sorulara. Filmin hikayesi Tracy Chevalier’in tablodan etkilenerek yazdığı romanına dayanmakta. Meşhur tablonun öznesi ise filmin çekimlerine başlandığı zamanlar 17 yaşında olan Scarlett Johansson tarafından canlandırılmış.
     Vermeer’in sosyal çevresi, ailesi, bulunduğu yer ve yaşadığı döneme sadık kalınarak kurgulanmış filmde İnci Küpeli Kız, babası kör olup iş yapamaz hale gelince bu ailede hizmetçi olarak çalışmak zorunda kalan Griet. Oldukça sakin ve çalışkan bir karaktere sahip olan Griet, dönemine göre aykırı ve cesur davranışlar sergilemekte. Eşinin bile girmeye çekindiği stüdyonun temizlik görevi Griet’e kaldıktan sonra Vermeer, kızın içgüdüsel olarak resimleri, renkleri yorumlayabildiğini farkedip her fırsatta onunla çalışma fırsatı yaratıyor. Griet’in cesur yorumları ve katkılarıyla her geçen gün hayrete düşen Vermeer, onu hizmetçileriyle kötü bir şöhrete sahip olan sadık alıcısına vermek yerine yeni resminde Griet’le çalışmak istiyor.
     Tablonun her bir ayrıntısını temellendiren olaylardan oluşan bu film, tabloyu gördükten sonra hissedilen merak duygusunu yatıştırmakla birlikte küçük bir sosyal çevrede dönemi ele alışıyla da görülmeye değer. Her yönüyle hayatına, ondan beklenilenlere aykırı bir kadın, bir birey olan Griet’i öznesi yapan, ondaki ışığı gören ve çevresindekilerle paylaşamadığı sanatsal sancılarına hizmetçisinden cevaplar alan Vermeer’i bu filmden sonra hep buruk bir gülümsemeyle hatırlayacaksınız.

Bir Küçük Edebiyat Aşkına

     Yaz günlerinin sıkıcılığını azaltmak için kendime yeni bir uğraş edindim şu günlerde, bir edebiyat sayfası. Ancak bu sayfada İngilizce paylaşımlar yapıyorum dünya edebiyatından, kendi okuduklarımdan seçtiklerimle. Edebiyata ya da İngilizceye biraz olsun ilgiliyseniz bir göz atmak isteyebilirsiniz: https://www.facebook.com/literatureinenglish
     Eh, edebiyattan bahsetmişken edebiyat ve müziğin birleştiği güzel bir şey önereyim size.
Sözler Ben Jonson’ın “Song to Celia” şiirinden, yorum da Johnny Cash’ten.
Keyifli dinlemeler! 🙂

Anlar ve Getirdikleri

     Önceki gece uzun süredir ertelediğim bir filmi izledim, The Hours (Saatler). Filmde 3 farklı dönemde yaşamış ancak bir şekilde birbirlerinin hayatlarına dokunmuş ve dönüm noktalarını kısa gibi görünen anlara sığdırmış 3 kadın işlenmekte. Bu 3 kadın sırasıyla; 1923‘ten Virginia Woolf, 1951‘den Laura Brown, 2001‘den Clarissa Vaughan. Ayrıca oyuncu kadrosu da filmin içeriği kadar tatmin ediyor insanı; Nicole Kidman‘ı Virginia, Julianne Moore‘u Laura ve Meryl Streep‘i de Clarissa rolünde görüyoruz.

     Filmden önce Virginia‘nın bilinç akışı tekniğini en güzel sergilediği, başyapıtı Mrs Dalloway‘i okumuş olmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Olay örgüsünden çok satır aralarının takip edilmesi gereken romanda modern dönem eleştirisi, 1.Dünya Savaşı sonrası toplumun temel taşı olarak kabul ettiği kurumlar tarafından yüzüstü bırakılışı ve onlardan kopuşu, bireylerin modern dönemin hızlı ve pırıltılı toplumlarında kendini kaybedişi, ne olmak isterimden çok ne olmamı isterler diyerek yaşaması Virginia‘nın o yorucu ama dopdolu üslubuyla sergilenmektedir. Film aslında  Michael Cunningham‘ın aynı isimli romanından esinlenmiş olsa da “Saatler”, aynı zamanda Virginia‘nın Mrs Dalloway romanı için düşündüğü ilk isimdir.


Film Virginia‘nın 1941‘deki dönüm noktası, intiharıyla başlamaktadır fakat daha sonra geçmişe gidilir ve bu 3 kadının yazgısı nerede birleşmiş bunu görürüz filmde. Birkaç intihar deneyiminden sonra sakin bir hayat için kırsal bölgeye yerleşmiş Virginia yeni kitabına başlama aşamasındadır, Mrs Dalloway. Kitabın ilk cümlesini bulur; “Mrs Dalloway said she would buy the flowers herself. (Mrs Dalloway çiçekleri kendisinin alacağını söyledi.)“. Bu sırada 1951’de hamile bir kadın olan Laura, yeni uyanmış ve yataktan çıkmaya pek de hevesli olmadığı için bir kitaba başlar, Mrs Dalloway. İlk cümle içinde bir kıpırtı oluşturur, yan odada kocası kendi doğum günü için aldığı çiçekleri vazoya koyarken. 2001’e gittiğimizde ise Mrs Dalloway‘in modern bir versiyonu, zıt karakteri olan Clarissa Vaughan ile karşılaşıyoruz. Eski arkadaşı -aşkı-, Richard’ın hastalığı hızla yayılırken ölümünden önce veda etmek isteyenler için bir parti hazırlamaktadır Clarissa ve yola koyulur çiçeklerini kendi almak için.

     Filmin tadını kaçırmamak için daha fazla ayrıntı vermek istemiyorum ama Mrs Dalloway‘de olduğu gibi bu filmde de vurgulanan şey “anlar”ın bir koca hayatı, pek çok insanı nasıl etkilediği. Yıllarca biriktirmiş olduğunuz öfke, nefret, kaçma isteği bir küçük anla tetiklenip her şeyi ardınızda bırakmanız an meselesidir. Yaşam yıllarla, uzun dönemlerle ölçülüyor olsa da aslında buna şeklini veren küçük anlarda verdiğiniz kararlar, seçtiğiniz yollar.

Bir gün aslında çok da kısa değildir içinde barındırdığı onlarca olasılık dolu anı düşünürsek.

 Not: Mrs Dalloway, 1996 Penguin baskısıdır. 

Tanrının Harfleri

”     Tanrının harfleri olmasaydı, hiçbir kadın hiçbir erkeğe, hiçbir erkek hiçbir kadına bir tek sevgi sözü söyleyemezdi. Deniz köpüklenmezdi. Çiçeklere rayiha yürümezdi. Serçeler güneşten önce doğmazdı. Ağaçlar şarkı söylemezdi. Dünyanın bütün dillerinden yapılmış bir dil, kirpiklerin hevesini parmakta mucizeye çevirmezdi. Beden arzu etmezdi. Hayvanların gözlerinden merhamet duygusunu öğrenemezdi insan. Keder olmazdı. Zaman, doğumla ölüm arasında cümle kuramazdı. Evlerin pencereleri dışarı açılmazdı. İnsanlar birbirlerine gözyaşı boncuklarından armağanlar sunmazdı. Dünyamıza akşamlar gelmezdi. Uykular bizi her sabah yeniden doğurmazdı. İnsan, ayrılığa şiirler söyleyemezdi. Hazla hüzün arasında salkım çiçekler açmazdı dünya.
     Tanrının harfleri olmasaydı, insanın ilk çığlığı dünyayı tutmazdı. Aldığı soluk öldürürdü herkesi. Sonsuzluk olmazdı. Ölümü gördükten sonra kimse kimseyi sevemezdi. Üzümün güneşinden şarap kandilleri yapamazdı insan. Hayal olmazdı. Hatıra olmazdı. Yeryüzü beşiğinde gökyüzü uyumazdı.

     Doğanın kalemiyle doğanın kağıdına şiirler yazamazdı insan.

2012-2013

Şükrü ERBAŞ
Tanrının harflerini düşünürken bir huzurlu melodi eşlik etsin size. Bu yazıya ekleyebileceğim tek şey bu:

Neden bir klasik Emma?

   

    Günlerdir Jane Austen‘ın Emma‘sı var elimde. Kitaba başlar başlamaz öyle hemen kaptıramadım kendimi ne karakterlerine ne de konusuna. Peki neydi Emma’yı klasik yapan? 21. yüzyılda bulamadığımız o şey neydi Austen’da bulunan?
     Kitabın en büyük özelliği roman türünün ilklerinden, öncülerinden olması. Emma, 1815‘te Austen’ın ömrünün sonlarına yakın yazdığı bir roman. İlk romanlardan biri olarak kabul edilen Don Quixote‘un 1605-1615 yılları arasında yazıldığını düşünürsek, 1800ler roman türünün yeni yeni isimlendirilip ayrı bir edebi tür olduğunun belirtilmeye başlandığı zamanlar olarak görülebilir. 200 yılda temelini ancak oturtmaya başlayan romanın, edebi türler arasına yeni yeni girişi öyle çok da görkemli olmamış. Aristokrat ya da soylu sınıf bu türü okuma öğrenmiş orta sınıf insanların boş, gereksiz uğraşları olarak görmüş. Jane Austen tam da böyle bir dönemde hepsine karşı durup bir kadın olarak, bir yazar olarak kalemiyle kazanmanın peşine düşmüş. Orta sınıfın alt tabakalarında yaşayan ailesinin tek kurtuluşu kızlarının zengin biriyle evlenişi olmasına rağmen hiç evlenmemiş, tüm hor görmelere karşın yazmayı sürdürmüş ve öncü olmuş Austen.
     Peki neden roman türü soylu sınıf tarafından öyle çabuk kabullenilemedi? Çünkü yenilikçiydi, başkaldırıcıydı, farklıydı. Roman türü realizmle birlikte yoğrulup ortaya çıkmış, orta sınıfı kendi sakin, olağan yaşamı içerisinde sunmayı amaç edinmiş bir türdür. Önceki dönemlerde kullanılan güçlü doğaüstü yaratıklar, süslü saraylar, görkemli kralların ya da kahramanların maceraları yerine orta sınıfın – burjuvanın – gerçekliğinin peşine düşmüş roman.
     Steventon köyünde doğmuş sakin, basit bir hayat yaşayan ve“Güzel bir günde gölgede oturmak ve yeşillikleri seyretmek en mükemmel rahatlama yöntemidir” diyen Jane Austen da bu sakinliği, sadeliği kendi döngüsü içerisinde anlatmak istemiş romanla. Emma da bu yazarın kendisi gibi İngiltere’nin sakin bir kasabasında doğup büyümüş Emma Woodhouse’un yaşadıklarını anlattığı eseri. Emma, annesini erken yaşta kaybetmiş, çevresine göre bilgili ancak biraz fazla şımartılmış bir genç kız. Evlenen bakıcılarının kendilerini bırakıp evlendiği için üzüldüğünü düşünen, biraz fazla bencil, dünyanın kendi etrafında döndüğünü düşünen bir babası var Emma’nın. Emma’nın en büyük eğlencesi ise “çöpçatanlık”, Knightley -eniştesinin kardeşi- her ne kadar bu konuda Emma’nın şanslı tahminler yapmaktan öte bir başarısı olmadığını düşünse de. Roman Emma ve onun küçük tanıdık çevresi arasındaki evlilikler, insan ilişkileri, ahlaki çelişkiler üzerine olaylarla ve Emma’nın sınıflar ve kurallarla dolu bir toplumdaki çok da bunlardan rahatsız olmayan bir kadın olarak yaşadığı değişimle çok öyle heyecanlandırmadan, ara ara merak ettirerek geçiyor.
     18-19. yüzyıl İngiltere’si Endüstri Devrimi, Fransız ve Amerikan Devrimi gibi önemli olayların etkileriyle uğraşırken, toplumda işçi sınıflarının oluştuğu, köyden kente göçlerin başladığı ciddi değişikler yaşanırken Austen romanında hiçbirine dokunmadan Highbury’nin huzurunda sürdürüyor olayları. Tarih kitaplarındaki kan, sömürge, sömürülen kadın ve çocuk işçiler, sanayinin getirdikleri ve götürdükleri gibi şeylerle görmekten sıkıldıysanız İngiltere’yi, hala adabımuaşeret kurallarıyla dopdolu konuşmalara tanık olmak için sakin bir kırsal yolculuğa çıkmayı deneyebilirsiniz Emma’yla.

Bir küçük eski dost

     Bu küçük Pinokyo yolculuğuna 1939‘da Amerika‘da başlamış ve ben onunla geçen yıl Ankara‘da bir sahafta buluştum. Şu an kendisi benimle Soma’da devam ediyor macerasına. Bu kitabın neler yaşadığını içindeki karakterin maceralarından daha çok merak ediyorum. Onu basan insanlar şu an yaşıyor mu, onu ilk satan kitapçı hala çalışıyor mu, onu ilk satın alan kişi kimdi, bir hediye miydi yoksa bir çocuğun harçlıklarını biriktirip kendine ilk aldığı kitaplardan mıydı? Bir kağıt parçasının bunca yer gezip, bunca insan tanıyıp bunca yıl yaşamış olmasına bayılıyorum. Yıpranmış yaprakları, kıvrılmış sayfaları, ayrılmış cildi, kokusu öyle çok anı dolu ki kıskanıyorum onu. 
   Kendinize bir iyilik yapıp ilk fırsatta bir sahafa gidin. Nerede olursa olsun bir sahaf sahibi abiden mutlaka bir şeyler öğrenirsiniz. Size seve seve çay ikram edip o yıllanmış yapraklardan kendi payına düşen anılarını anlatmak isteyecektir. Öyle belli bir kitabı aramak için gitmeyin sahafa, siparişle gidilecek yerlerden değil bence oralar. Girin kapısından, mutlaka bir şeyler bulacaksınız. O atmosferi yaşayıp ruhunuzu gülümsetin. İkinci el kitapları deneyin, koklayın ve maceralarını, kimlerin onlara dokunduğunu, onların kimlerin hayatlarına dokunuğunu, nerelere gittiğini hayal etmeye çalışın. Hem bütçeniz hem de ruhunuz için harika bir deneyim olacak, inanın! 🙂