Kitap Alışverişi için Alternatif: babil.com

     Merhabalar! Öncelikle bu yazının bir öneri, teşekkür, memnuniyet yazısı olduğunu belirtmek istiyorum. Eğer siz de benim gibi kredi kartınızı son limitine kadar kitaplarla dolduran, daha az paraya daha çok kitap almak için internetteki indirimleri kovalayanlardansanız gelin babil.com deneyimime bir göz atın.
     Yazın sonlarına gelmişken bir okul telaşı sarıyor herkesi ancak eski okul alışverişleri, defterler, etiketler, yeni kurşun kalemlerle olmuyor artık benim telaşım. Çimlere yayılıp güneşin tadını çıkaracağımız ya da bir ince hırkayla çıkıp hoş sohbetlerle sabahladığımız geceler hızla uzaklaşıyor. Bu yüzden ben de sonbaharı yeni kitaplarla karşılamak istedim ve babil.com‘un her biri 9,90 olan 20 en çok satan kitaplarını incelemeye başladım. O yayıncılıktan buna, şu yazardan ona derken yine güzel bir sepet doldurdum kendime. Hangi sitede yaparsanız yapın alışverişi yola çıkması 2-3 günü bulur. İki gün sonra siteye girip siparişimin ne durumda olduğuna bakacakken siparişimde bulunan Emily Dickinson’ın şiir derlemesi kitabının stokta kalmadığını farkettim. Bunun üzerine siparişimin ulaşma süresinin uzamaması için destek@babil.com‘a mail atıp siparişimdeki Emily Dickinson derlemesini iptal etmek istediğimi bildirdim. Ertesi gün sabah saatlerinde ürünümün iptal edildiği ve tutarın da 2-3 gün içerisinde iade edileceğini bildiren mail geldi. Aynı gün içerisinde de siparişimdeki bir ürünün temin edilemediğine dair şöyle şirin bir özür maili geldi:

Bunların üstüne beklemeye başladım bu pek sorunlu siparişimi ve hemen ertesi gün yola çıktı. Bir gün içerisinde de elime ulaştı hem de tedarikçi sorunlu sipariş ve Emily Dickinson derlemesiyle birlikte. Şaşırdım ve faturayı inceledim. İptal ettiğim sipariş faturaya eklenmemişti ve kredi kartımdaki son işlemlere baktığımda da iptal ettiğim siparişin tutarının iade edildiğini gördüm. Bu kadar hızlı sipariş teminiyle, bir sepet doldurmadan sayfasından çıkarmayan indirimleriyle, çabuk ve tatmin edici cevaplar veren destek ağıyla ve müşteri memnuniyeti için iptal edilen ürün stoklarında olunca bunu müşteriye hediye etme cömertliğini göstererek babil.com benim gönlümü kazandı! Size de gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim bu tatlı internet kitapçısını. 🙂
Bu arada meşhur siparişimin -ki hepsi toplamda 64.87 TL tuttu- içeriği de şöyleydi:

     Unutmadan, tüm bu kaliteli hizmetin yanında şöyle şirin hediyelerle de dolduruyorlar sipariş kutunuzu:

If / Eğer

“If I can stop one heart from breaking,
I shall not live in vain;
If I can ease one life the aching,
Or cool one pain,
Or help one fainting robin
Unto his nest again,
I shall not live in vain.”

– Emily Dickinson

“Eğer engel olabilirsem kırılmasına bir kalbin,
Beyhude yaşamış olmayacağım;
Eğer hafifletebilirsem ağrısını bir yaşamın,
Yatıştırabilirsem bir acıyı,
Ya da yetişebilirsem yardımına bir ardıç kuşunun
Ulaşması için yuvasına yeniden,
Beyhude yaşamış olmayacağım.” *

*Çeviri: Büşra Ay

İnci Küpenin Ardındaki Gizem

     Johannes Vermeer’i tanımasanız bile onun meşhur “İnci Küpeli Kız”ını mutlaka görmüşsünüzdür. 17. yüzyılda yaşamış Hollandalı bir sanatçı olan Jan’ın günümüze ulaşabilmiş eserlerinin sayısı kırkı geçmese de her biri beğeni kazanmış ve sanat tarihine önemli katkıları olmuş. Vermeer kariyerine mitolojik ve İncil’den esinlenmiş büyük ölçekli çizimlerle başlamış ancak daha sonra günlük hayata yönelmiş. Sanatçının en çok beğeni toplayan yönü ise ışığı resimlerinde yansıtmadaki ustalığı.
     “İnci Küpeli Kız”, Johannes’in ününü aşmış; bir resim olarak beğeni toplamasının yanı sıra resmin arkasındaki hikayenin gizemiyle de ilgi toplamış. Kim bu kız? Vermeer neden onu resmetmek istedi? 17. yüzyıl Avrupasına göre fazlasıyla sade kalan bir elbise ve saçlarını abartılı buklelerle gözler önüne sermesi beklenirken mavi bir türbanla saran bu kız kim? Tüm bu sadeliğinin, aykırılığının yanında kulağındaki büyük inci küpe, bir gösteriş merakından ziyade görüntüsüne bir ışık, nemli dudaklarıyla uyumlu bir parlaklık olması için kullanılmış sıradan bir tamamlayıcı mı?

     Bu sorular, Johannes’ten bir cevap alamamış ve belki de bu yüzden, resmin gizemi yüzyıllar boyu insanları büyülemiş. 2003 yapımı, eserle aynı isimli “İnci Küpeli Kız” filmi bir belgesel niteliğinde olmasa da tablonun uyandırdığı duygularla kurgusal bir cevap olmuş bu sorulara. Filmin hikayesi Tracy Chevalier’in tablodan etkilenerek yazdığı romanına dayanmakta. Meşhur tablonun öznesi ise filmin çekimlerine başlandığı zamanlar 17 yaşında olan Scarlett Johansson tarafından canlandırılmış.
     Vermeer’in sosyal çevresi, ailesi, bulunduğu yer ve yaşadığı döneme sadık kalınarak kurgulanmış filmde İnci Küpeli Kız, babası kör olup iş yapamaz hale gelince bu ailede hizmetçi olarak çalışmak zorunda kalan Griet. Oldukça sakin ve çalışkan bir karaktere sahip olan Griet, dönemine göre aykırı ve cesur davranışlar sergilemekte. Eşinin bile girmeye çekindiği stüdyonun temizlik görevi Griet’e kaldıktan sonra Vermeer, kızın içgüdüsel olarak resimleri, renkleri yorumlayabildiğini farkedip her fırsatta onunla çalışma fırsatı yaratıyor. Griet’in cesur yorumları ve katkılarıyla her geçen gün hayrete düşen Vermeer, onu hizmetçileriyle kötü bir şöhrete sahip olan sadık alıcısına vermek yerine yeni resminde Griet’le çalışmak istiyor.
     Tablonun her bir ayrıntısını temellendiren olaylardan oluşan bu film, tabloyu gördükten sonra hissedilen merak duygusunu yatıştırmakla birlikte küçük bir sosyal çevrede dönemi ele alışıyla da görülmeye değer. Her yönüyle hayatına, ondan beklenilenlere aykırı bir kadın, bir birey olan Griet’i öznesi yapan, ondaki ışığı gören ve çevresindekilerle paylaşamadığı sanatsal sancılarına hizmetçisinden cevaplar alan Vermeer’i bu filmden sonra hep buruk bir gülümsemeyle hatırlayacaksınız.

Bir Küçük Edebiyat Aşkına

     Yaz günlerinin sıkıcılığını azaltmak için kendime yeni bir uğraş edindim şu günlerde, bir edebiyat sayfası. Ancak bu sayfada İngilizce paylaşımlar yapıyorum dünya edebiyatından, kendi okuduklarımdan seçtiklerimle. Edebiyata ya da İngilizceye biraz olsun ilgiliyseniz bir göz atmak isteyebilirsiniz: https://www.facebook.com/literatureinenglish
     Eh, edebiyattan bahsetmişken edebiyat ve müziğin birleştiği güzel bir şey önereyim size.
Sözler Ben Jonson’ın “Song to Celia” şiirinden, yorum da Johnny Cash’ten.
Keyifli dinlemeler! 🙂

Anlar ve Getirdikleri

     Önceki gece uzun süredir ertelediğim bir filmi izledim, The Hours (Saatler). Filmde 3 farklı dönemde yaşamış ancak bir şekilde birbirlerinin hayatlarına dokunmuş ve dönüm noktalarını kısa gibi görünen anlara sığdırmış 3 kadın işlenmekte. Bu 3 kadın sırasıyla; 1923‘ten Virginia Woolf, 1951‘den Laura Brown, 2001‘den Clarissa Vaughan. Ayrıca oyuncu kadrosu da filmin içeriği kadar tatmin ediyor insanı; Nicole Kidman‘ı Virginia, Julianne Moore‘u Laura ve Meryl Streep‘i de Clarissa rolünde görüyoruz.

     Filmden önce Virginia‘nın bilinç akışı tekniğini en güzel sergilediği, başyapıtı Mrs Dalloway‘i okumuş olmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Olay örgüsünden çok satır aralarının takip edilmesi gereken romanda modern dönem eleştirisi, 1.Dünya Savaşı sonrası toplumun temel taşı olarak kabul ettiği kurumlar tarafından yüzüstü bırakılışı ve onlardan kopuşu, bireylerin modern dönemin hızlı ve pırıltılı toplumlarında kendini kaybedişi, ne olmak isterimden çok ne olmamı isterler diyerek yaşaması Virginia‘nın o yorucu ama dopdolu üslubuyla sergilenmektedir. Film aslında  Michael Cunningham‘ın aynı isimli romanından esinlenmiş olsa da “Saatler”, aynı zamanda Virginia‘nın Mrs Dalloway romanı için düşündüğü ilk isimdir.


Film Virginia‘nın 1941‘deki dönüm noktası, intiharıyla başlamaktadır fakat daha sonra geçmişe gidilir ve bu 3 kadının yazgısı nerede birleşmiş bunu görürüz filmde. Birkaç intihar deneyiminden sonra sakin bir hayat için kırsal bölgeye yerleşmiş Virginia yeni kitabına başlama aşamasındadır, Mrs Dalloway. Kitabın ilk cümlesini bulur; “Mrs Dalloway said she would buy the flowers herself. (Mrs Dalloway çiçekleri kendisinin alacağını söyledi.)“. Bu sırada 1951’de hamile bir kadın olan Laura, yeni uyanmış ve yataktan çıkmaya pek de hevesli olmadığı için bir kitaba başlar, Mrs Dalloway. İlk cümle içinde bir kıpırtı oluşturur, yan odada kocası kendi doğum günü için aldığı çiçekleri vazoya koyarken. 2001’e gittiğimizde ise Mrs Dalloway‘in modern bir versiyonu, zıt karakteri olan Clarissa Vaughan ile karşılaşıyoruz. Eski arkadaşı -aşkı-, Richard’ın hastalığı hızla yayılırken ölümünden önce veda etmek isteyenler için bir parti hazırlamaktadır Clarissa ve yola koyulur çiçeklerini kendi almak için.

     Filmin tadını kaçırmamak için daha fazla ayrıntı vermek istemiyorum ama Mrs Dalloway‘de olduğu gibi bu filmde de vurgulanan şey “anlar”ın bir koca hayatı, pek çok insanı nasıl etkilediği. Yıllarca biriktirmiş olduğunuz öfke, nefret, kaçma isteği bir küçük anla tetiklenip her şeyi ardınızda bırakmanız an meselesidir. Yaşam yıllarla, uzun dönemlerle ölçülüyor olsa da aslında buna şeklini veren küçük anlarda verdiğiniz kararlar, seçtiğiniz yollar.

Bir gün aslında çok da kısa değildir içinde barındırdığı onlarca olasılık dolu anı düşünürsek.

 Not: Mrs Dalloway, 1996 Penguin baskısıdır. 

Tanrının Harfleri

”     Tanrının harfleri olmasaydı, hiçbir kadın hiçbir erkeğe, hiçbir erkek hiçbir kadına bir tek sevgi sözü söyleyemezdi. Deniz köpüklenmezdi. Çiçeklere rayiha yürümezdi. Serçeler güneşten önce doğmazdı. Ağaçlar şarkı söylemezdi. Dünyanın bütün dillerinden yapılmış bir dil, kirpiklerin hevesini parmakta mucizeye çevirmezdi. Beden arzu etmezdi. Hayvanların gözlerinden merhamet duygusunu öğrenemezdi insan. Keder olmazdı. Zaman, doğumla ölüm arasında cümle kuramazdı. Evlerin pencereleri dışarı açılmazdı. İnsanlar birbirlerine gözyaşı boncuklarından armağanlar sunmazdı. Dünyamıza akşamlar gelmezdi. Uykular bizi her sabah yeniden doğurmazdı. İnsan, ayrılığa şiirler söyleyemezdi. Hazla hüzün arasında salkım çiçekler açmazdı dünya.
     Tanrının harfleri olmasaydı, insanın ilk çığlığı dünyayı tutmazdı. Aldığı soluk öldürürdü herkesi. Sonsuzluk olmazdı. Ölümü gördükten sonra kimse kimseyi sevemezdi. Üzümün güneşinden şarap kandilleri yapamazdı insan. Hayal olmazdı. Hatıra olmazdı. Yeryüzü beşiğinde gökyüzü uyumazdı.

     Doğanın kalemiyle doğanın kağıdına şiirler yazamazdı insan.

2012-2013

Şükrü ERBAŞ
Tanrının harflerini düşünürken bir huzurlu melodi eşlik etsin size. Bu yazıya ekleyebileceğim tek şey bu:

Neden bir klasik Emma?

   

    Günlerdir Jane Austen‘ın Emma‘sı var elimde. Kitaba başlar başlamaz öyle hemen kaptıramadım kendimi ne karakterlerine ne de konusuna. Peki neydi Emma’yı klasik yapan? 21. yüzyılda bulamadığımız o şey neydi Austen’da bulunan?
     Kitabın en büyük özelliği roman türünün ilklerinden, öncülerinden olması. Emma, 1815‘te Austen’ın ömrünün sonlarına yakın yazdığı bir roman. İlk romanlardan biri olarak kabul edilen Don Quixote‘un 1605-1615 yılları arasında yazıldığını düşünürsek, 1800ler roman türünün yeni yeni isimlendirilip ayrı bir edebi tür olduğunun belirtilmeye başlandığı zamanlar olarak görülebilir. 200 yılda temelini ancak oturtmaya başlayan romanın, edebi türler arasına yeni yeni girişi öyle çok da görkemli olmamış. Aristokrat ya da soylu sınıf bu türü okuma öğrenmiş orta sınıf insanların boş, gereksiz uğraşları olarak görmüş. Jane Austen tam da böyle bir dönemde hepsine karşı durup bir kadın olarak, bir yazar olarak kalemiyle kazanmanın peşine düşmüş. Orta sınıfın alt tabakalarında yaşayan ailesinin tek kurtuluşu kızlarının zengin biriyle evlenişi olmasına rağmen hiç evlenmemiş, tüm hor görmelere karşın yazmayı sürdürmüş ve öncü olmuş Austen.
     Peki neden roman türü soylu sınıf tarafından öyle çabuk kabullenilemedi? Çünkü yenilikçiydi, başkaldırıcıydı, farklıydı. Roman türü realizmle birlikte yoğrulup ortaya çıkmış, orta sınıfı kendi sakin, olağan yaşamı içerisinde sunmayı amaç edinmiş bir türdür. Önceki dönemlerde kullanılan güçlü doğaüstü yaratıklar, süslü saraylar, görkemli kralların ya da kahramanların maceraları yerine orta sınıfın – burjuvanın – gerçekliğinin peşine düşmüş roman.
     Steventon köyünde doğmuş sakin, basit bir hayat yaşayan ve“Güzel bir günde gölgede oturmak ve yeşillikleri seyretmek en mükemmel rahatlama yöntemidir” diyen Jane Austen da bu sakinliği, sadeliği kendi döngüsü içerisinde anlatmak istemiş romanla. Emma da bu yazarın kendisi gibi İngiltere’nin sakin bir kasabasında doğup büyümüş Emma Woodhouse’un yaşadıklarını anlattığı eseri. Emma, annesini erken yaşta kaybetmiş, çevresine göre bilgili ancak biraz fazla şımartılmış bir genç kız. Evlenen bakıcılarının kendilerini bırakıp evlendiği için üzüldüğünü düşünen, biraz fazla bencil, dünyanın kendi etrafında döndüğünü düşünen bir babası var Emma’nın. Emma’nın en büyük eğlencesi ise “çöpçatanlık”, Knightley -eniştesinin kardeşi- her ne kadar bu konuda Emma’nın şanslı tahminler yapmaktan öte bir başarısı olmadığını düşünse de. Roman Emma ve onun küçük tanıdık çevresi arasındaki evlilikler, insan ilişkileri, ahlaki çelişkiler üzerine olaylarla ve Emma’nın sınıflar ve kurallarla dolu bir toplumdaki çok da bunlardan rahatsız olmayan bir kadın olarak yaşadığı değişimle çok öyle heyecanlandırmadan, ara ara merak ettirerek geçiyor.
     18-19. yüzyıl İngiltere’si Endüstri Devrimi, Fransız ve Amerikan Devrimi gibi önemli olayların etkileriyle uğraşırken, toplumda işçi sınıflarının oluştuğu, köyden kente göçlerin başladığı ciddi değişikler yaşanırken Austen romanında hiçbirine dokunmadan Highbury’nin huzurunda sürdürüyor olayları. Tarih kitaplarındaki kan, sömürge, sömürülen kadın ve çocuk işçiler, sanayinin getirdikleri ve götürdükleri gibi şeylerle görmekten sıkıldıysanız İngiltere’yi, hala adabımuaşeret kurallarıyla dopdolu konuşmalara tanık olmak için sakin bir kırsal yolculuğa çıkmayı deneyebilirsiniz Emma’yla.

Bir küçük eski dost

     Bu küçük Pinokyo yolculuğuna 1939‘da Amerika‘da başlamış ve ben onunla geçen yıl Ankara‘da bir sahafta buluştum. Şu an kendisi benimle Soma’da devam ediyor macerasına. Bu kitabın neler yaşadığını içindeki karakterin maceralarından daha çok merak ediyorum. Onu basan insanlar şu an yaşıyor mu, onu ilk satan kitapçı hala çalışıyor mu, onu ilk satın alan kişi kimdi, bir hediye miydi yoksa bir çocuğun harçlıklarını biriktirip kendine ilk aldığı kitaplardan mıydı? Bir kağıt parçasının bunca yer gezip, bunca insan tanıyıp bunca yıl yaşamış olmasına bayılıyorum. Yıpranmış yaprakları, kıvrılmış sayfaları, ayrılmış cildi, kokusu öyle çok anı dolu ki kıskanıyorum onu. 
   Kendinize bir iyilik yapıp ilk fırsatta bir sahafa gidin. Nerede olursa olsun bir sahaf sahibi abiden mutlaka bir şeyler öğrenirsiniz. Size seve seve çay ikram edip o yıllanmış yapraklardan kendi payına düşen anılarını anlatmak isteyecektir. Öyle belli bir kitabı aramak için gitmeyin sahafa, siparişle gidilecek yerlerden değil bence oralar. Girin kapısından, mutlaka bir şeyler bulacaksınız. O atmosferi yaşayıp ruhunuzu gülümsetin. İkinci el kitapları deneyin, koklayın ve maceralarını, kimlerin onlara dokunduğunu, onların kimlerin hayatlarına dokunuğunu, nerelere gittiğini hayal etmeye çalışın. Hem bütçeniz hem de ruhunuz için harika bir deneyim olacak, inanın! 🙂

Çocukluk Kokusu

     Kaynamış süt kokusu hep çocukluğumu getirir bana. Süt demek çocukluk demek benim için. Süt dişlerinin bile henüz çıkmadığı, süt kadar beyaz bir masumiyetle gülümsenen o günler. Çayı küçüklerin içemediği, kahvenin bizi karartacağına inanılan o bembeyaz günler. Belki erkenden uyanıp herkesi uyandırdığımız bir hafta sonu kahvaltısı, belki de uyumayacağım diye inat edilen bir uyku öncesi demekti süt.
     Ne güzeldi telaşlarımız, ne önemliydi her bir günümüz. Öğle güneşi gelmeden sokakta birkaç saat daha fazla oynamak için erkenden başlardık güne. Karnımızı doyurmak pek de derdimiz değildi oyuna doymak isterken. Seksek çizili sokaklarımızdan korkmazdık. Sokaklar arkadaştı, oyundu, özgürlüktü, mutluluktu.
    Bir güne sığdırdığımız koşuşturmalar, heyecanlar, gülüşlerle içilen o mis kokulu sütlerin her bir yudumunu hak ederdik.
     Büyüdük ve kirlendik mi bilinmez, ama hepimiz bir zamanlar süt masumiyetiyle bakıyorduk hayata, gökyüzüne. Dökülen her bir süt dişimizle, masumiyetimiz de döküldü belki.

Çocukluk huzurunda bir şarkı gülümsetsin içinizdeki süt çocuklarını! 🙂

Biraz gece, biraz hüzün

   Gecelerin hüzünle çok yakın ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Saat 12’yi geçmişse, işi gücü olan insanlar bir bir yataklarına girmişse, dışarıda trafiğin sesi azalmışsa, karşı pencerelerde sönmüşse ışıklar geriye hüzün kalıyor sanki. Gece mi getirir hüznü yoksa hüzün mü uykusuz bırakır gecelerde?

   Geceyse getiren nedir sebep? Tüm o makinelerden çıkan yapay gürültüler, kuş cıvıltılarının motor sesleriyle bastırılışı, nereye olduğunu bilmeden koşturup duran insanlar yok halbuki. Hepsi susmuşken, durmuşken huzuru bulamaz mı insan gecede? Bulamıyor işte. Gürültülerle bastırılmış o korkak yalnızlığı çıkıyor ortaya. Öyle bir çıkıyor ki eline geçen şiir kitabında bile altı çizilen dizeler “Düşmüştük, karanlık bir yalnızlığa / Ürperiyordu savrulan yelelerimiz / Ürperiyordu anılar sandığımız orman” diyor. Alelacele okuyamıyor insan gecenin sessizliğinde dizeleri. Her bir kelime daha bir başka geliyor gün ışığında göründüğünden.
   Yine de tüm suç gecenin değil sanki. Hüzün de pek bir sever geceyi, onsuz bu kadar anlamlı değildir. Gün içerisinde mırıldandığı şarkıları, gece gözlerini doldurmak için saklar kuytu köşelere. Gece geldi mi dolanmaya başlar anılarda.

Biraz buruk bir şarkı lazım sanki şimdi kelimeleri dizip bu sayfayı dolduracağıma.