1.034 views

Birmingham’dan / Victoria Square

Birmingham‘ı özetlemek gerekirse sanat, tarih ve onca binanın arasına yeşili sığdırmaya çalıştıkları bir şehir. 1 milyonu aşkın nüfusuyla İngiltere’nin ikinci büyük şehri olmasına rağmen kaostan çok ahenkli bir kalabalık var. 
Alttaki fotoğraf Victoria Meydanı‘nda çekildi. Bu meydan, belediye sarayı ve sosyal konuta ev sahipliği yapmakla birlikte pek çok sanat eserinin de sergilendiği bir yer aslında.
Meydandaki havuzun etrafına T. S. Eliot‘ın Burnt Norton şiirinden bir alıntı oyulmuş, şöyle başlıyor. “And the pool was filled with water of sunlight/ Ve havuz gün ışığının suyuyla dolduruldu 
And the lotos rose, quietly, quietly,/ Ve nilüferler yükseldi sessiz, sessiz
The surface glittered out of heart of light,/ Yüzü parıldadı ışığın kalbinde
And they were behind us, reflected in the pool./ Ve ardımızdaydılar, havuza yansımış olarak.*
Then a cloud passed, and the pool was empty. / Sonra bir bulut geçti, ve bomboştu havuz.
* 
Ayrıca heykelse fazlasıyla meşhur, havuz için uluslararası bir yarışma düzenlenerek seçilmiş. Prenses Diana tarafından meydan 1994’te tekrar açıldığında Hindistan doğumlu heykeltıraş Dhruva Mistry tarafından tamamlanmış. İsmi The River, ya da yerel adıyla ” Floozie in the Jacuzzi/Jakuzideki Orospu“. Bir heykel için pek hoş bir isim değil gibi ama Birmingham şehir konseyi sitesinde bile böyle geçiyor.
 
Meydanın adı tabi ki Kraliçe Victoria’ya ithafen verilmiş ve Victoria sizi bütün asaletiyle izliyor. 1901 yılında Thomas Brock tarafından yapılmış bir heykelini hayranlıkla siz de izleyebilirsiniz. 

Meydan o kadar güzel bir yerde ki şehrin tüm önemli noktalarına yürüyerek ulaşabiliyorsunuz. 1-2 dakika mesafede Birmingham Müzesi ve Sanat Galerisi var. 5-6 dakika yürüme mesafesinde Birmingham Kütüphanesi, Anıt Mezar ve Birmingham Repertory Tiyatrosu bulunmakta. 10 dakika yürümeyle şehrin meşhur kanalına ulaşabiliyorsunuz. Biraz güneş varsa ya da çok fazla rüzgar yoksa Birmingham keşfetmek için harika bir şehir!

*Çeviri: Büşra Ay

Bir Küçük Edebiyat Aşkına

     Yaz günlerinin sıkıcılığını azaltmak için kendime yeni bir uğraş edindim şu günlerde, bir edebiyat sayfası. Ancak bu sayfada İngilizce paylaşımlar yapıyorum dünya edebiyatından, kendi okuduklarımdan seçtiklerimle. Edebiyata ya da İngilizceye biraz olsun ilgiliyseniz bir göz atmak isteyebilirsiniz: https://www.facebook.com/literatureinenglish
     Eh, edebiyattan bahsetmişken edebiyat ve müziğin birleştiği güzel bir şey önereyim size.
Sözler Ben Jonson’ın “Song to Celia” şiirinden, yorum da Johnny Cash’ten.
Keyifli dinlemeler! 🙂

Neden bir klasik Emma?

   

    Günlerdir Jane Austen‘ın Emma‘sı var elimde. Kitaba başlar başlamaz öyle hemen kaptıramadım kendimi ne karakterlerine ne de konusuna. Peki neydi Emma’yı klasik yapan? 21. yüzyılda bulamadığımız o şey neydi Austen’da bulunan?
     Kitabın en büyük özelliği roman türünün ilklerinden, öncülerinden olması. Emma, 1815‘te Austen’ın ömrünün sonlarına yakın yazdığı bir roman. İlk romanlardan biri olarak kabul edilen Don Quixote‘un 1605-1615 yılları arasında yazıldığını düşünürsek, 1800ler roman türünün yeni yeni isimlendirilip ayrı bir edebi tür olduğunun belirtilmeye başlandığı zamanlar olarak görülebilir. 200 yılda temelini ancak oturtmaya başlayan romanın, edebi türler arasına yeni yeni girişi öyle çok da görkemli olmamış. Aristokrat ya da soylu sınıf bu türü okuma öğrenmiş orta sınıf insanların boş, gereksiz uğraşları olarak görmüş. Jane Austen tam da böyle bir dönemde hepsine karşı durup bir kadın olarak, bir yazar olarak kalemiyle kazanmanın peşine düşmüş. Orta sınıfın alt tabakalarında yaşayan ailesinin tek kurtuluşu kızlarının zengin biriyle evlenişi olmasına rağmen hiç evlenmemiş, tüm hor görmelere karşın yazmayı sürdürmüş ve öncü olmuş Austen.
     Peki neden roman türü soylu sınıf tarafından öyle çabuk kabullenilemedi? Çünkü yenilikçiydi, başkaldırıcıydı, farklıydı. Roman türü realizmle birlikte yoğrulup ortaya çıkmış, orta sınıfı kendi sakin, olağan yaşamı içerisinde sunmayı amaç edinmiş bir türdür. Önceki dönemlerde kullanılan güçlü doğaüstü yaratıklar, süslü saraylar, görkemli kralların ya da kahramanların maceraları yerine orta sınıfın – burjuvanın – gerçekliğinin peşine düşmüş roman.
     Steventon köyünde doğmuş sakin, basit bir hayat yaşayan ve“Güzel bir günde gölgede oturmak ve yeşillikleri seyretmek en mükemmel rahatlama yöntemidir” diyen Jane Austen da bu sakinliği, sadeliği kendi döngüsü içerisinde anlatmak istemiş romanla. Emma da bu yazarın kendisi gibi İngiltere’nin sakin bir kasabasında doğup büyümüş Emma Woodhouse’un yaşadıklarını anlattığı eseri. Emma, annesini erken yaşta kaybetmiş, çevresine göre bilgili ancak biraz fazla şımartılmış bir genç kız. Evlenen bakıcılarının kendilerini bırakıp evlendiği için üzüldüğünü düşünen, biraz fazla bencil, dünyanın kendi etrafında döndüğünü düşünen bir babası var Emma’nın. Emma’nın en büyük eğlencesi ise “çöpçatanlık”, Knightley -eniştesinin kardeşi- her ne kadar bu konuda Emma’nın şanslı tahminler yapmaktan öte bir başarısı olmadığını düşünse de. Roman Emma ve onun küçük tanıdık çevresi arasındaki evlilikler, insan ilişkileri, ahlaki çelişkiler üzerine olaylarla ve Emma’nın sınıflar ve kurallarla dolu bir toplumdaki çok da bunlardan rahatsız olmayan bir kadın olarak yaşadığı değişimle çok öyle heyecanlandırmadan, ara ara merak ettirerek geçiyor.
     18-19. yüzyıl İngiltere’si Endüstri Devrimi, Fransız ve Amerikan Devrimi gibi önemli olayların etkileriyle uğraşırken, toplumda işçi sınıflarının oluştuğu, köyden kente göçlerin başladığı ciddi değişikler yaşanırken Austen romanında hiçbirine dokunmadan Highbury’nin huzurunda sürdürüyor olayları. Tarih kitaplarındaki kan, sömürge, sömürülen kadın ve çocuk işçiler, sanayinin getirdikleri ve götürdükleri gibi şeylerle görmekten sıkıldıysanız İngiltere’yi, hala adabımuaşeret kurallarıyla dopdolu konuşmalara tanık olmak için sakin bir kırsal yolculuğa çıkmayı deneyebilirsiniz Emma’yla.