829 views

People’s History Museum / Kadınlar için Oy

     Önceki gün Manchester’a yaptığım küçük gezide harika bir müzeyi gezme fırsatı buldum: People’s History Museum (İnsanlık Tarihi Müzesi). Müze hakkında kısaca bilgi verecek olursam; iki ana kısımdan oluşmakta ve bunlar tarihlere göre ayrılmakta. İlk kısım 1945’e kadar insanlık tarihinin önemli fikirleri ve akımlarını kapsamakta. Birinci kısım dört ana bölgeye ayrılmış; devrim, yenilikçiler (reformcular), işçiler ve oy verenler. İkinci kısım ise 1945 sonrasını kapsamakta ve üç ana kısımda oluşuyor; vatandaşlar, pankartlar ve tekstil koruma keşif alanı.
    İlerleyen zamanlarda fırsat buldukça müzenin ayrıntılarından bahsedeceğim ancak bugün en çok dikkatimi çeken ve daha yeni bu konuyla ilgili bir filmi (Suffragette, 2015) keşfetmişken müzede gördüğüm bir alandan bahsetmek istiyorum. Oy Verenler kısmının “Kadınlar için Oy” alanında kadın hakları savunucularının eşyaları, mücadeleye dair pankartlar ve yaptıkları işlere dair bilgiler bulunmakta.

  • “Kadınlar için Oy” kuşağı (en üsttekiler) / 
  • Prenses Sophia Alexandra Duleep Singh “The Suffragette” gazetesini satıyor (sol-ortada) / 
  • Büyük Vatansever Buluşması broşürü 1915/ 
  • Kadınlara Oy Hakkı rozetleri/ 
  • Holloway broşu (hapse girip çıkan kadın oy hakkı savunucularına verilirdi)/  
  • Hapse Atılmış Kadınlara Oy Hakkı Sağlama Liderleri Kartpostalı 22 Mayıs 1912 (siyah, Pankhurst, Bayan ve Bay Pethick-Lawrence fotoğraflarından oluşuyor) / 
  • Kadınlar İçin Oy Toplantı Çağrısı (Pazar, 15 Haziran 1906 -en sağda) 
 “Believe and You Will Conquer (İnan, Başaracaksın)”
 
     WSPU (Women’s Social and Political Union) Emmeline Pankhurst ve kızları tarafından 1903’te kurulmuş ve yalnızca kadınları kabul etmiş bir birlik. Kadınların eşit oy kullanma hakkını elde etmek için mücadeleden kaçınmamış, üyeleri hapse atılıp açlık grevine kadar vardırmış eylemlerini isteklerini duyurmak için. Pankart, şu an solmuş olsa da, birliğin renklerinden yapılmış; mor, saygınlığı;yeşil, umudu ve beyaz, saflığı temsil etmekte. 

Hannah Mitchell’in mutfağı 
     Hannah Mitchell bölgesel çalışan bir politikacı, yenilikçi ve ev kadınıydı. Mutfağında ise ev işlerini yürütürken verdiği mücadelenin izleri, ikisini bir arada yürütürken çektiği zorlukları görebiliyorsunuz. Şu masa ise yaşadığı hayatı çok kısa ve güzel bir şekilde özetliyor. Ekmek, yumurta, süt ve kadınlar için oy hakkı. Yaşamını sürdürürken derdi karın doyurmak ve haklarına kavuşmak için mücadele vermek olan bu kadına bir de gelip kendi masasından bakmak için harika bir fırsat sunmuş People’s History Museum.
 
Mrs. Pankhurst’, ‘Mrs. Pethick-Lawrence’ and ‘Mr. Pethick-Lawrence – See more at: http://collections.museumoflondon.org.uk/online/object/290388.html#sthash.6uczkVPs.dpuf
Mrs. Pankhurst’, ‘Mrs. Pethick-Lawrence’ and ‘Mr. Pethick-Lawrence – See more at: http://collections.museumoflondon.org.uk/online/object/290388.html#sthash.6uczkVPs.dpuf
Mrs. Pankhurst’, ‘Mrs. Pethick-Lawrence’ and ‘Mr. Pethick-Lawrence – See more at: http://collections.museumoflondon.org.uk/online/object/290388.html#sthash.6uczkVPs.dpuf

Mrs. Pankhurst’, ‘Mrs. Pethick-Lawrence’ and ‘Mr. Pethick-Lawrence – See more at: http://collections.museumoflondon.org.uk/online/object/290388.html#sthash.6uczkVPs.dpuf

Lütfen adam olun!

Şu günlerde adam olmak isteyen, kadınlığı aşağılayan ve kendilerini kafalarında yarattıkları yüce bir türe addedenlerle doluyken ekranlarımız güzel bir çağrıya denk geldim. “Lütfen adam/erkek olun” diyor bir kadın berlin-artparasites sayfasında. Adam olun ama nasıl bir adam? Şöyle diyor Rebecca:

Lütfen adam olun;

Bir kızla gününün nasıl geçtiğini gerçekten merak ettiği, nasıl hissettiğiyle ilgilendiği; zihninin, duygularının, korkularının, hayallerinin, tutkularının ve düşüncelerinin derinliklerini bilmek istediği için konuşan bir adam,
Bir kızı sadece yaşadığı stresi bilmenin sizi ona her şeye bir ara verdirmeye ittiği için dışarı çıkaran bir adam,
Onunla -kendinin haklı olduğunu bildiği için değil- zihnini ihtimallere ya da kalbinin kabul etmeye dayanamayacağı gerçeklere kapattığını düşündüğü için tartışan bir adam,
Ona tüm dünyaya inancını kaybettiğinde hayatı, başarıyı, denemeleri ve en önemlisi başarısızlıkları kabul etmesi için yardım eden bir adam,
Neşe ve sevildiği insanların birlikteliğinin hayranlığını hissettiği anlarda gözlerindeki parıltıyı gören bir adam,
Onu mutlu görmenin mutluluğu sizde de yayıldığı için onda gördüğü parıltıya gülümseyerek karşılık bir adam,

Ne kadar küçük olursa olsun başarı anlarını paylaşan ve karanlık, zorlu anlarda yardım etmesine izin veren bir adam,
Kalbin gerçekleri kabul edemez ve zihnini olasıklara kapatırken onun argümanlarını dinleyen bir adam,
Korkularını, hayallerini, fikirlerini, tutkunlarını, en derin düşüncelerini ve gerçek amaçlarını onunla paylaşan bir adam ol!
Lütfen böyle bir adam ol!

-Rebecca Uy

Çeviri: Büşra Ay
Kaynak: https://www.facebook.com/berlinartparasites

If / Eğer

“If I can stop one heart from breaking,
I shall not live in vain;
If I can ease one life the aching,
Or cool one pain,
Or help one fainting robin
Unto his nest again,
I shall not live in vain.”

– Emily Dickinson

“Eğer engel olabilirsem kırılmasına bir kalbin,
Beyhude yaşamış olmayacağım;
Eğer hafifletebilirsem ağrısını bir yaşamın,
Yatıştırabilirsem bir acıyı,
Ya da yetişebilirsem yardımına bir ardıç kuşunun
Ulaşması için yuvasına yeniden,
Beyhude yaşamış olmayacağım.” *

*Çeviri: Büşra Ay

Anlar ve Getirdikleri

     Önceki gece uzun süredir ertelediğim bir filmi izledim, The Hours (Saatler). Filmde 3 farklı dönemde yaşamış ancak bir şekilde birbirlerinin hayatlarına dokunmuş ve dönüm noktalarını kısa gibi görünen anlara sığdırmış 3 kadın işlenmekte. Bu 3 kadın sırasıyla; 1923‘ten Virginia Woolf, 1951‘den Laura Brown, 2001‘den Clarissa Vaughan. Ayrıca oyuncu kadrosu da filmin içeriği kadar tatmin ediyor insanı; Nicole Kidman‘ı Virginia, Julianne Moore‘u Laura ve Meryl Streep‘i de Clarissa rolünde görüyoruz.

     Filmden önce Virginia‘nın bilinç akışı tekniğini en güzel sergilediği, başyapıtı Mrs Dalloway‘i okumuş olmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Olay örgüsünden çok satır aralarının takip edilmesi gereken romanda modern dönem eleştirisi, 1.Dünya Savaşı sonrası toplumun temel taşı olarak kabul ettiği kurumlar tarafından yüzüstü bırakılışı ve onlardan kopuşu, bireylerin modern dönemin hızlı ve pırıltılı toplumlarında kendini kaybedişi, ne olmak isterimden çok ne olmamı isterler diyerek yaşaması Virginia‘nın o yorucu ama dopdolu üslubuyla sergilenmektedir. Film aslında  Michael Cunningham‘ın aynı isimli romanından esinlenmiş olsa da “Saatler”, aynı zamanda Virginia‘nın Mrs Dalloway romanı için düşündüğü ilk isimdir.


Film Virginia‘nın 1941‘deki dönüm noktası, intiharıyla başlamaktadır fakat daha sonra geçmişe gidilir ve bu 3 kadının yazgısı nerede birleşmiş bunu görürüz filmde. Birkaç intihar deneyiminden sonra sakin bir hayat için kırsal bölgeye yerleşmiş Virginia yeni kitabına başlama aşamasındadır, Mrs Dalloway. Kitabın ilk cümlesini bulur; “Mrs Dalloway said she would buy the flowers herself. (Mrs Dalloway çiçekleri kendisinin alacağını söyledi.)“. Bu sırada 1951’de hamile bir kadın olan Laura, yeni uyanmış ve yataktan çıkmaya pek de hevesli olmadığı için bir kitaba başlar, Mrs Dalloway. İlk cümle içinde bir kıpırtı oluşturur, yan odada kocası kendi doğum günü için aldığı çiçekleri vazoya koyarken. 2001’e gittiğimizde ise Mrs Dalloway‘in modern bir versiyonu, zıt karakteri olan Clarissa Vaughan ile karşılaşıyoruz. Eski arkadaşı -aşkı-, Richard’ın hastalığı hızla yayılırken ölümünden önce veda etmek isteyenler için bir parti hazırlamaktadır Clarissa ve yola koyulur çiçeklerini kendi almak için.

     Filmin tadını kaçırmamak için daha fazla ayrıntı vermek istemiyorum ama Mrs Dalloway‘de olduğu gibi bu filmde de vurgulanan şey “anlar”ın bir koca hayatı, pek çok insanı nasıl etkilediği. Yıllarca biriktirmiş olduğunuz öfke, nefret, kaçma isteği bir küçük anla tetiklenip her şeyi ardınızda bırakmanız an meselesidir. Yaşam yıllarla, uzun dönemlerle ölçülüyor olsa da aslında buna şeklini veren küçük anlarda verdiğiniz kararlar, seçtiğiniz yollar.

Bir gün aslında çok da kısa değildir içinde barındırdığı onlarca olasılık dolu anı düşünürsek.

 Not: Mrs Dalloway, 1996 Penguin baskısıdır. 

Kadın

Bir kelime nasıl bu kadar çok çağrışıma sahip olabilir? Kadın… Neydi ki kadın?
    Doğar ve kız derler önce kadına. Çoğu zaman utançtır ailesi için dünyaya gelişi; bir erkek değildir çünkü, bir  aslan parçası değil. Erkeğin yanında ikinci sınıf kalır, günümüz modern(!) toplumlarında bile. Daha güçsüzdür, daha duygusaldır, daha az mantıklıdır güya kadın. O yüzden uyması gereken onlarca ahlaki kural vardır. Bir kere namus diye bir kelime vardır, görenin aklına kadını getiren. Kadındır namusunu koruması gereken, namuslu kalması gereken, namus uğruna ezilen, eziyet gören, canından olan. Beyaz giyse söz olur, mini giyse orospu olur, makyaj yapmasa çirkin olur, sesli gülse ayıp olur. Kadın ne yapsa olay olur! Peki tüm bunlar neden olur? Daha güçlü, daha mantıklı, daha üstün erkek karşısında ihtiyacı var mıdır gerçekten tüm bunlara dikkat etmesine?
   
 Babasının yüzünü gülümsetebilseydi kadın dünyaya açtığında gözlerini, sadece varlığı bile ailesinin gururu olabilseydi kadının da, acaba ben de gidebilecek miyim okula derdi olmasaydı, oyun yaşında gelin gitmeseydi kocaman amcalara, daha kendi annesine mızlanmaları bitmeden kucağındaki bebeğini susturmak olmasaydı derdi, iş aradığında yan gözle bakılan, ekonomiyi altüst eden olmasaydı kadın, giydiği kıyafetin rengi, uzunluğu bu kadar dert olmasaydı, kocasının eline bakan olmak zorunda olmasaydı kadın; evin bir tanecik direği olmasaydı, ev dediğin, yuva dediğin iki ayaklı olsaydı, kadın ve erkek; şiddet dediğin hak ettiği olmasaydı kadının, gerektiğinde atılmaz; gerekmeseydi erkeğin bir fiske atması, ayrılınca bir kadın yüz karası olmasaydı elalemin gözünde, her sokakta yürüyebilseydi özgürce istediği saatte, evine dönerken bindiği minibüste tek başına kalmak hayatına mâl olmasaydı kadının, biri görür de tahrik olur diye düşünmeden kahkahalar atabilseydi kadın çok mu kötü olurdu dünya? Yoksa tüm bunlar böyle olmadığı için mi kötü zaten?

Ah kadın…
Acı neden hep sana yakıştırılır ki?
Daha güzel bir dünyada mümkün müydü Özgecan ve nicelerinin gülebilmesi, koşabilmesi hayallerinin peşinden?